BİR TÜRKÇE ÖĞRETMENİNİN GÖZÜNDEN, DİL ÜZERİNE-1

Yeryüzünde sınıflarüstü ne olabilir diye kafa yorduğumuzda benim aklıma gelen birkaç şeyden biri de dil.

Dil, bir ulusun “birbirini anlama” aracıdır.

Aynı dili konuşmayan insanlar, birbiriyle anlaşmak için belki beden dilini, jest ve mimiklerini kullanarak bir yere kadar başarılı olabilirler ama bu anlaşma hiçbir biçimde konuşma ve yazı dilinin yerini tutamaz.

 

Aylarca birbirine karşı sınıf savaşımı veren işçilerle patronların toplu sözleşme masasına oturduklarında kullandıkları dil, iki tarafın da “konuşarak” uzlaşıp birbirine karşı görev ve sorumluluklarını kâğıda aktardıkları, “okuyup” onayladıkları için altına imza attıkları ulusal dildir.

 

Yazdıkları ya da söyledikleri nedeniyle yargılanan aydınla onu suçlayan, yargılayan ve cezalandıran ya da suçsuz bulan savcının, yargıcın dili aynı ulusal dildir.

 

Elbette her mesleğin de kendine özgü terimlerden oluşan özel sözcükleri, bir anlamda kendine özgü dilleri vardır ama bu sözcükler “ulusal dil” denilen iskeletin yapısı ve genel kuralları içinde kullanılır yani ulusal dilin çerçevesini aşmadan özgülleşir. Bunlarda bile ana dilin olanakları devreye sokulduğunda günlük konuşma dilindeki sözcüklerin çerçevesi içinde terimler oluşturulabilmektedir. Örneğin bir edebiyatçının “etimoloji” yerine “sözcük kökleri bilimi”, realizm yerine “gerçekçilik” , “sürrealizm” yerine “gerçeküstücülük” demesi aydın dili ile halk dilinin birbirinden kopmadan bir yerlerde kesişebileceğini göstermektedir. “Sosyoloji” yerine “toplum bilim” dersek “sosyoloji’nin karizması çizilmez” değil mi? Bir tıp terimi olarak “İntaniye Servisi ” yerine “Salgın Hastalıklar Servisi”; “gastroloji” yerine “sindirim sistemi bilimi” demekle sanırım tıp, değerinden bir şey yitirmez.

 

Ulusların çekirdek aşamalarında, budunlar (kavimler) döneminde topluluklar kendi dillerini oluşturmuşlar ve konuşmuşlardır. Budunlar (kavimler) arasındaki ilişkilerin gelişmesi ile diller arasında da ilişkiler gelişmiş, sözcük alışverişleri, söyleyiş alışverişleri ile diller daha yüzlerce yıl öncesinden “saf”lıklarını yitirmeye başlamışlardır. Bu etkileşimler içinde kendi diline sahip çıkabilen, dışarıdan gelen yeni kavramlar ve sözcükleri karşılamak üzere kendi dilinin olanaklarını kullanarak ya da yabancı sözcükleri alırken bile kendi ana dilinin yasalarına uygun duruma getiren ve böylece dilini varsıllaştırabilen halklar tarihte daha dirençli, daha kalıcı olabilmiş ve kültür sanat alanında da önemli yaratılar oluşturabilmişlerdir.  Zamanla bunu gören egemen devletler, kendi dillerini, egemenlik altındaki ülkelerin/halkların dilleri üzerinde de bir baskı aracı durumuna getirmişlerdir.

 

Bugün yeryüzünde eski sömürgecilik yöntemlerinin yerini yeni sömürgecilik yöntemlerine genel olarak bırakmasına karşın yeryüzünün neresine bakarsanız görebileceğiniz sözde “bağımsız” ülkelerden Hindistan, Pakistan, Togo, Fiji, Malta, Bahamalar, Barbados, Nabibya, Singapur gibi pek çok ülke ve adada resmî dilin İngilizce olması sıradan bir olay değildir. Bunun ardında İngiltere’nin ve ABD’nin dünya pazarlarındaki egemenliği ve yeni teknolojilere ulaşmada İngilizce bilmenin sağladığı avantajlar yanı sıra belki çok daha önemli bir öge vardır: Bir ulusu egemenlik altında sonsuza kadar tutmak ya da yok etmek istiyorsanız ona dilini unutturun, sizin dilinizi konuşması için onu zorlayın.

 

Bugün Göktürklerin var olmayıp Uygurların bütün baskılara karşın varlığını sürdürüyor olmasının ilk büyük görünür nedeni yeryüzünde Göktürkçe konuşan bir halkın kalmaması ama Uygurca konuşan bir halkın varlığını hep sürdürerek günümüze kadar gelmesidir.

 

Cumhuriyet Dönemi’nde Kürtler üzerindeki baskıların en acımasız boyutlarından birinin de Kürt dili ve edebiyatı üzerindeki baskı ve yasaklar olduğunu anımsayalım. Kürtleri “Türkleştirme” politikasının dışavurumundan başka bir şey değildi bu.

 

İsterseniz bir de Türk tarihinde “Türkçülük” akımını irdeleyelim. Göreceğimiz ilk ve en yalın gerçek, “Türkçülük” akımı” ile “Türkçecilik” akımının birlikte doğup geliştiğidir. “Türkçülüğün toplum bilimsel (sosyolojik) temellerini” oluşturan Ziya Gökalp’in “Arapça isteyen Urban’a gitsin / Farisi isteyen İran’a gitsin” ve “Leyl (Arapça: gece) sizin şeb (Farsça: gece) sizin gece bizimdir”  dizelerinin; Ömer Seyfettin’in “sade dille Türkçe konuşup yazma”yı savunan yazılarının Osmanlı’da “Türkçülüğün yükselişi” ile pişti olması boşuna değildir.

 

Mustafa Kemal gibi bir “Türk milliyetçisi”nin,  kurtuluşun ardından ülkede ekonomik-siyasal alanda yapılacak onca şey varken 1932’de Türk Dili Tetik Cemiyetini (Türk Dil Kurumunu) kurdurması, “Dil Devrimini ulusal kurtuluşun olmazsa olmazları” arasında sayması ve “Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” demesi de dil sorununun ulusal varlık sorunu ile olan kopmaz bağını ortaya koyan önemli sözlerdendir.

 

Elbette yeryüzünde sınırların giderek ortadan kalktığı, bilim ve teknoloji alanındaki gelişmelerin sürekli olarak yeni sözcükleri de zorunlu kıldığı çağımızda hiçbir dil dış etkilere karşı duvarlar dikme ve saf durumunu koruma şansına sahip değildir. Ancak bu, aydın ve dilci duyarlılığı ile yeni kavramlar için sözcük bulma gereksinimi oluştuğunda dilin anlatım ve sözcük yaratma olanaklarının göz ardı edilerek yabancı sözcükleri dile doldurmayı da haklı göstermez.  Örneğin, “bilgisayar” gibi güzelim bir sözcük anında “üretilip” kullanıma sokulmasaydı, bugün “radyo” gibi “televizyon” gibi “kompütür” ya da kompüter” gibi bir sözcüğü “Türkçeleşmiş” sözcük olarak kabul edecek ve kullanacaktık. Bir düşünün, Arap’ın “kelime”si mi, “imkân”ı mı, “ihtimal”i mi daha güzel Türkçenin yeni sözcükler yaratma gücünün ürünü olan ve tarihsel olarak görece yeni denilebilecek “sözcük”, “olanak”, “olasılık” mı? Türkçe konuşurken “Sizi eşimle tanıştırayım.” demek mi daha tatlı bir söyleyiş “Size zevcemi takdim edeyim.” mi?

Bu sorunun yanıtı elbette sizin beğeninize göre değişebilir. Ancak, kişiler de sonuçta kendine sunulanlar arasından birini beğenir. Bu nedenle yabancı diller kuşatması altındaki Türkçeye sahip çıkmak; onu bir kültür, sanat, yazın dili olarak geliştirmek başta dilcilerin ve aydınların görevi olabilir ama ana dili Türkçe olan bilinçli her yurttaşın da kendi diline sahip çıkarak önce beynini, sonra da konuşmalarını ve yazılarını olabildiğince duru, tortusuz, temiz Türkçe ile biçimlendirmesi gerekir diye düşünüyorum.

 

Elbette ana dilini kullanma, ana diliyle konuşup yazabilme ve eğitim görme, hangi ülkede yaşıyor olursa olsun, her halkın en temel hakkıdır ve herkes, kendini yaşamın her alanında ana diliyle ifade edebilme özgürlüğüne sahip olmalıdır. Yani benim bir Türk aydını olarak Türkçeye yönelik savunduğum her şey,  bütün ulusal diller için de geçerlidir ve Öz Türkçeyi savunmam değil, zorla Türkçeyi savunmamam, her dilin özgürce kullanılma ve işlenerek geliştirilme hakkını da savunmam beni dilde ırkçılardan ayırır.

 

 

 

 

Bunları da sevebilirsiniz

BİR TÜRKÇE ÖĞRETMENİNİN GÖZÜNDEN, DİL ÜZERİNE-1” için bir yorum

  1. Hali hocam yazının çok güzel. Düzeltilecek tashih bulamadım.
    Eleştirilerim ise;
    Yazının karakteri itici (biraz fazla ince) geldi. İlk görüşte sanki resmi moda geçmem gerekmiş gibi geldi.
    Satır araları iyi, paragraf araları fazla boşluk. Bir iki üç punt ya da 1, 1.5 cm azaltılmalı o zaman yazının uzun gözükmez.
    atırlar uzun, biraz daha 4 cm falan azaltın. Eleştirilerim bu kadar.
    Bu eleştirim bitti. Asıl konum parası iyi mi, ben de bir şeyler karalasam, mani veririler mi, yoksa halkın akıl sağlığı için mi yazıyorsunuz?
    Teşekkürler.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir