Engin Şirin
Herkes hırsız peşine düşmüş… “Çalındı “diyor. “Nerede?” diyor. “Kim?” diyor Asılan, indirilen pankartlar… Kimse üzerine almıyor. Demek ki benim. Evet benim…
Çaldığımın itirafıdır:
FeKa minibüs İzmir’e doğru yol alıyordu. İçini altı kişilik bir aile, tüm eşyalarımız hayallerimiz ve heyecanlarımızla doldurmuştuk. Haaa, bir de bir çuval un vardı, dayımın verdiği. Aç kalmaya karşı sigorta olaraktan. Sanki Fizan’a gidiyoruz… Yol topu topu 45 kilometre…
Arkamızda içinde türlü çiçeklerle gönüllerimizi süsleyen, çeşit çeşit meyve ağaçlarıyla bizleri besleyen evimizi bırakıyorduk. Ev demek yetmez bilinç ve bedenlerimizin doğal bir uzantısıydı sanki.
Leylek zamanı koca avluda leyleklerin tak taklarını izleyişlerimiz…Leyleklerle ortaklaşa kullandığımız bacamız…Artık kullanılmayan eski binadan dört kardeş birlikte elekle kuş avlamaya çabalarımız… kapıyı açan annemin,” Uyanın, bakın yoğurt yağmış” dediği ön bahçemiz… Hayatımızda belki de bir kere yediğimiz kar helvası… darı çenttiğimiz, türlü oyunları oynadığımız ‘hayat’…topraktaki deliklere su döküp içlerinden çıkan kurbağaları ablamla birlikte kovalayışlarımız… iki ayva ağacı arasına yaptığımız salıncak üzerinde attığımız, ayva yapraklarına asılı kalan kahkahalarımız…ille de yemiş (incir) ağaçları; dallarına çıkıp ‘sarılira’ kıvamına gelenleri bulup mideye indirdiğimiz…
Zaten bizler için köyde başkaca bir şey de yoktu diz boyu yoksulluk ve bir sürü zengin akraba dışında. Annem savaş boyalarını sürmüştü bir kere. Çocukları amcalarının, dayılarının yanında çoban ya da ‘bedel’ olmayacaktı. İzmir’de okuyan okuyacak, çalışan da çalışacaktı. Savaşın sonu malum İzmir yolundaydık.
Her şeyi ve bir süreliğine de olsa dedemi geride bırakmıştık…
Hepimizin ayrı ayrı hayalleri vardı elbet İzmir’e dair. Benim için İzmir kısa pantolondu… alabros traştı… koşarken saçlarımın uçuşmasıydı… Teyzemin çocuklarına yakın olmaktı… (koşarken saçlarım hiç uçuşmadı, uçuşamadı ya; o ayrı konu…)
Eşrefpaşa’ da, Çimentepe’ye çıkan yokuşun eteklerinde, 588 Sok. No1, köşede bir ev. Ev değil bodrum. Öyle bir yerden gelmiştik ki burası sanki toplu aile mezarımız gibiydi. Köşedeki elektrik direğinin lambası elektriğe alışmamızı kolaylaştırmıştı. Çünkü köyde gaz lambası kullanıyor ve gece kapatmayıp kısıyorduk. Karanlıkta değil, loş ışıkta uyumaya alışıktık. Hep umutlarımıza tutunduk. İyi yanlarını abarttık; başka çare yok ki…
İlkokula İzmir’de başladım. Kocatepe ilkokulu büyücek bir evden uyarlanmıştı. Kayıt süresi geçtiğinden müdür beni kabul etmek istememişti ama Dedemle olan eski dostluğu sebebiyle okula kabul edilmiştim.
Şehriban Öğretmen o kadar iyiydi ki… Alışabilmem için her türlü ilgiyi gösteriyordu. Hatta pencere kenarına bile oturtmuştu. Ara sıra pencereden dışarı izlememe ses çıkarmıyordu. Caddeyi görüyordum. Caddenin arkasında Arap Camii vardı. Caminin altında tenekeciler, semerciler ve kahvehane bulunuyordu. Caminin yanındaysa nakliye işi yapan at arabaları ve hamallar görülüyordu.
Bir gün bir eşek anırması her yanı sardı. O kadar heyecanlanmıştım ki ayağa kalkarak daha iyi görmeye çalışmıştım. “Ne o, köyünü mü özledin?” sorusuna “Öğretmenim, ilk defa eşek göreceğim. Bizim köyde hiç eşek yoktu. Sırf motor (traktör) vardı” cevabım Şehriban Öğretmen’i, çok güldürmüştü.
Mustafa Kademli diye bir arkadaş vardı sınıfta. Çok popülerdi. Koşarken saçları uçuşuyordu. Aramız da çok iyiydi. Ama kıskanmışım demek.
Herkes teneffüse çıkmış, sınıfta bir tek ben kalmıştım. İki sıra arkaya gittim…kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu…sanki göğsümde değil de ağzımdaydı… sıranın içine girdim… Mustafa’nın çantasını açtım… alfabesini aldım…mavi kabının üstündeki etiket başımı belaya sokabilirdi; kaplama kağıdını yırtıp sıranın altına attım…çırılçıplak kalmış alfabeyi alıp çantama koydum ve çantamı sırada bırakıp hızlıca bahçeye çıktım.
Dersimiz okumaydı ve öğretmenler zilini bekliyorduk. Arkadaşlarıma babamın beni ne kadar çok sevdiğini ve ne kadar zengin olduğunu, bana aldığı yeni alfabeyle anlatıyordum. Sınıfta hangi çocuğun iki alfabesi vardı ki… benden başka tabii.
Öğretmen çıkarın kitapları demesinden bir dakika kadar sonra Mustafa ağlamaya başladı. Vah vah… nasıl da ağlıyor…uçsun bakalım saçların şimdi…
Mustafa, öğretmenimizle birlikte başladı herkesin kitabını incelemeye. Çantamda benim, sıramın üzerinde O’nun kitabı. Kafamda şimşekler şimdi çaktı ama değiştiremiyorum kitapları. Değiştirsem herkes anlayacak. Meçhul bir sona doğru gidiyorum. Önüme geldiler. Kitabın kapağını açtı. İç sayfada da adı yazıyormuş. “Bu” dedi kalbim durdu. Öldüm.
Şehriban öğretmen bir sinir krizine tutuldu ki anlatılamaz. Kulağıma yapışıp sıradan söktü aldı. Aman tanrım. Yer misin yemez misin? Darma dağın oluyorum bırakıyor. Yoruluyor tabii… Sonra yeniden. Bense hiç acı duymuyorum. Ölmüşüm bir kere. Ayrıca bu bir şey değil ki! Ev var… Babam var. Hayatımda dayak değil fiske yememişim…Ah ev… Ah babam.
O hengâme arasında yeni bir kelime öğreniyorum: Miskin. Tabii uzun bir süre anlamını hırsız sanıyorum. Okulun hiç de Adile Naşit’e benzemeyen toparlak yüzlü hademe teyzesi sınıfa dalıp beni öğretmenin elinden alıyor. Beni düşündüğünden değil. Öğretmenime üzülüyor. “Bırakın şu miskini. Başınızı belaya sokacaksınız. Değmez” diyor. Ben miskinmişim…
Ben o arada eve söyleyeceğim yalanı bulmuştum: Artık mutlu bir şekilde dayağımı yiyebilirdim.
Beni okul çıkışından önce eve yolladılar. Yolları ilk defa yalnız yürüyordum. Yol boyunca yalanımı tekrar ediyor eksiklerini tamamlıyordum. Eve yaklaştığımda bir mucize karşımda duruyordu: Dedem. Beni çok özlemiş gelmiş…
“Ne bu halin?” dedi endişeyle.
“Öğretmenim bana hırsız dedi… Beni böyle dövdü… İftira…Benim alfabem var ki ben neden çalayım?.. Büyük sınıflar biz teneffüsteyken bizim sınıfa girip bunu yapmışlardır… Zaten hep yapıyorlarmış… Arkadaşların duydum…Öğretmene anlatamadım ki… Dinlemedi, sadece dövdü…” hazırladığım senaryoyu sıralıyorum da sıralıyorum.
Dedem zaten aya dört şeritli yol yaptım desem inanmaya hazır. Bileniyor ama nasıl? Köye gidecekmiş ama kaldı. Evdekileri ikna da O’na kalmıştı.
Dedem Arnavut damarlı bir Alasonya muhaciriydi. Yani küfürsüz konuşamazdı.
Sabah müdürün adını da öğrendim; Abidin’miş. Okulun bahçe kapısından girer girmez “Bre Abidin… Bre p.venk ben sana torunumu bunun için mi emanet ettim? Nerde o k.ltak?” Durmuyor, dinlenmiyor, son gücüyle bağırıyor. Yer küfür, gök küfür. Öğretmenler odasının penceresinden ürkek bakışlar. Ben içimde suçluluk, dışımda gururla yanındayım dedemin.
Müdür bahçeye koşarak geldi. “Yapmayın, etmeyin Muhittin Bey” diye yalvarıyor. Dedem kıstırdı ya daha da bağırıyor, küfürlerin dozajını daha da arttırıyor.
Bu olay Müdür Odası’nda Öğretmenim ’in benden özür dilemesiyle noktalandı. Önce Dedemin ağzını kapatmak için başlayan süreç, bir de dedemin üstün ikna kabiliyetiyle öğretmenimde vicdan azabına dönüşerek sonlanmıştı.
Öğretmenimin çaresizliğine o kadar üzülmüştüm ki. Ama hırsızlığı beni yaptığımı, üstüne bir de yalanlarla öğretmenimin başına çorap ördüğümü nasıl açıklayabilirdim? Ben de vicdan azabı çekiyordum. Dile kolay, 30 sene sürdü..
Sonunda açıkladım tabii…“Ben çalmıştım” diyordum. İnanan inanıyor ama annem inanmıyor, Öğretmenimi korumaya çalıştığımı düşünüyordu. Hâlâ da inanmaz….

