OTORİTE VAR… OTORİTE VAR.

Engin Şirin

Fen Fakültesi A Blok. Zemin kattaki sınıflardan biri. Kapısı kapalı. İçerde ders var. Ama felsefe dersi. Felsefeye Giriş dersin adı. Hoca Ahmet Arslan. Öğrenciler bizler (çoğumuz kılıç artığı, o gün itibariyle sıranın kendimize gelmesini bekliyoruz). Felsefe öğrencilerinin dişleri arasında pipo, bizlerin dudaklarında. Sınıf dumanlı. Yıl 1980 Eylül’den sonra.

Konu: Otorite.

Hoca (ki gerçekten çok değerli bir Hocamızdır.) kürsüde coşkun bir şekilde onlatıyor konuyu.

Otorite ne demektir…

Atfedilen otorite… Hak edilen otorite…

Birkaç gün önce yine bu binanın girişinde, bir öğrenciyi elindeki kitap nedeniyle götürmüştü. Kendisinden hala bir haber alınamıyordu. Dostoyovski’nin kitabının yasak olmadığını bizim zavallı ere kimse anlatamamış. İsim Rusça ya …. Emir demiri kesmiş yani…

Benim tedirginliğim sınıfın tedirginliğinin toplamı kadar ama renk vermemeye çalışıyorum. Tabii nasıl olacaksa. Çünkü zaten özellikle o yıllarda görünüşüm rengarenk. Her neyse. Üzerimdeki deri montumun gizli cepleri “kuşlar”la dolu.

Öğle yemeği kuyruğunda kuşları uçuracağım. Mühendislik Yemekhanesi belki de üniversite hayatımın sonu. Öyle ya kuyrukta nöbet tutan askerlerden biri kuşlara değil de atana yani bana bakacak olursa yandı gitti keten helva. O nedenle hataya, paniğe yer yok. Renkten kurtarıyoruz zaten yüzüm kızarsa da belli olmuyor. Zaten hep kırmızı.

Bazen derse dalıyorum. Bazen de yemekhane düşüncelerine. Ders içinde med-cezir manzaraları yani.

Bizlerin tedirgin ve sıkıntılı halini değiştirmeye, dikkatimizi konuya çekmeye çalışıyor. Bu amaçla coştukça anlatıyor, anlattıkça coşuyor.

Hoca “otorite” diyor. Bizler “demokrasi”.

Bizi tahrik edebilmek için her yolu deniyor. Yine de yarım yamalak bilgilerimizle laf yarıştırmaya çalışıyoruz. Bu durum Hoca için bulunmaz fırsat. Yakaladığı öğrenciyle kedi fare oyununa başlıyor. Oyuna katılan öğrenci de yeni fare oluyor.

“Bakın şimdi…”, “Bu sınıfta otorite kim?”, “Benim.” Diyor. “Ben ne istersem o olur” diyor. “İstediğim konuyu anlatırım, istediğimi derse alırım, istediğimi dersten atarım”… HAKLI.

“Olur mu? Kurallar var.”, “Üniversite halkındır.”, “Bizim de söz hakkımız var.” Gibi itirazlar art arda sıralanıyor. BİZLER DE HAKLIYIZ…

AMA DEVEDEN BÜYÜK FİL VAR.

Tak, tak, tak…

“Gir” demeyi beklemeden açılan kapı… Mahcup bir yüz…. Sahte bir tebessümle “Sizi çağırıyorlar” …

Hoca kapı dışına gitti. Bir iki dakika sonra iki kişi olarak döndüler geriye. Tabii biri subay.

Hoca Urfalı ve biraz esmer. Ama Hoca’da ne bet kalmış ne beniz. Hoca bembeyaz. “Size bir şey söyleyecekler-miş” diye bir şeyler söyledi mi? Geveledi mi? Anlayamadık.

(Bu durumu herkes Hoca’nın korkmasına bağladı. Yine gerçek düşmanı ıskalayıp en yakınımızdakine kurşun sıkmaya hazırdık. Oysa ki Hoca’nın ne kadar üzüldüğünü yıllar sonra anlayabilmiştim. Biraz psikoloji eğitiminden sonra aslında kendi korkularımızı Hoca’ya yönlendirdiğimizi anlamıştım ya…)

Şapkanın altıda ve yeşil elbisenin içindeki cisim, otoriter bir sesle “Şimdi hepiniz efendi gibi sessizce oturun. Şebekelerinizi masalarınızın üstüne koyun. İçinizde aranan bir terörist var mı? Arkadaşlar bakacaklar.” Dedi.

(Ben de dahil olmak üzere sınıfın en az yarısı “eyvah ben” demiştir.)

Rap, rap, rap…

Sanki bir tiyatro oyununun göbeğindeyiz. Sınıfın kapısı sahne girişmiş gibi.

Kapıdan koşar uygun adım, yan yana iki sıra asker giriş yaptı. Ellerinde çapraz tutuş tüfekleriyle… Bir sıra pencere tarafında, diğer sıra duvar tarafında olmak üzere sardılar bizi. Gözlerindeki boş bakışlarıyla.

İki kara delik…

Ve ardından iki kara delik girdi içeriye. Hani zamanın, mekanın olmadığı… Hani her şeyi yutan, yok eden. İşte onlardan iki tane girdi içeri. Masadaki şebekeyi ellerine alıp bir şebekeye, bir yüze; bir şebekeye, bir göze; bir şebekeye, bir çeneye……

Sırasını atlatan bir oh çekiyor önce, sonra arkadaşları için kaygılanmaya başlıyor. Alıcı kuşlar ise av peşinde devam. Kâbus bitmek bilmiyor.

Hoca belli ki bu durumdan çok kötü oldu. “Bi sigara versene” dedi önde oturan öğrencilerden birine. Aldı sigarayı. Yaktı. Yeşilli cisim “Derste… sigara… olmaz olmaz ama” diye bir yılan gibi tısladı. Hocamız “Sosyal Bilimler… rahat ortam…” diye gevelerken; Hocamızın tuvalet kağıdındaki sürüntü bile olamayacak yeşillik, aşağılık bir şekilde aşağılayan tavırlarını sürdürüyordu.

Tüm yabancı cisimler sınıftan çekip gidince sınıf mevcudumuz bir kişi azalmıştı.

Ah gençlik, ah sıra bilmezlik

Ardından klasik durum başladı: Hocaya saldırı…

“Hani” diyorduk. “Hani otorite sendin?”, “Neden izin verdin?” sıralayıp duruyorduk. Hocamızın içinde asla dışa vuramayacağı fırtınaları göremiyor, germek istemiyorduk. Üzüntüsünün boyutunu anlamaya birikimimiz yetmiyordu.

Kuşlar mı? Uçtu elbette…

O gün öğleden sonra herkes Mühendislik yemekhanesindeki uçuşan kuşları konuşuyordu. Bilmeden beni bana anlatan çoktu. Nasıl da yapmışım? Nasıl da yok olmuşum? Ben neymişim be abi.

Oysa nasıl da korkmuştum o kuşları uçururken. Kolay mı? Yakalanmak demek işkence demek. Dizlerim çözülecek gibi oluyordu ama başarmalıydım… Başarmalıydık…

Tıpkı cezaevlerindeki,

Tıpkı işkencedeki arkadaşlarımız gibi…

Korkularımız gücümüz olmalıydı.

Kuşlar her yerlerde uçmalıydı.

Uçtu da….

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir