AH ULAMIŞ ULAMIŞ!.. (1)

Dayıma sormuştum bir gün, “Bizim köy adını nereden almış?” diye.

“Bir zamanlar buraya, tepelerin yamaçlarına birileri gelmiş yerleşmiş. Sonra onları gören başkaları da gelip mekân tutmuş burayı. Toprak bereketli, doğa çok çok güzel! Sonra giderek artmış yerleşen insan sayısı. Yerleşimin ilk zamanlarını bilen biri daha sonra buradan geçerken ev sayısındaki artışı görünce ‘Aaa! Ulamış gitmiş buradaki evler!’ demiş. Adı oradan Ulamış kalmış.”

Doğru mudur, değil midir bilmiyorum ama ben dayımın yalancısıyım yani rivayet, bu.

Ulamış! Çocukluk yıllarımın masalsı köyü!

Annem Ulamışlıdır, babam Seferihisarlı. Ben İzmir’de doğdum büyüdüm. Ama çocukluk yıllarımın mutlu olduğum günlerini düşündüğümde; yaz tatillerinde kısa bir süre de olsa gidip kaldığım günlerin sayısı kentte geçirdiğim koca bir yılın bütün günlerinden fazladır.

Koca yıl, okul-ev-sokak üçgeninde geçen çocukluğumda her günüm köyü özlemekle geçerdi. Okullar tatil olur olmaz da soluğu Ulamış’ta alırdım. Kışın ise bayramlarda ilk gün konu komşu ile bayramlaşır, ikinci gün Ulamış’a ve Seferihisar’a, büyüklerle bayramlaşmaya giderdik ama benim için rahmetli dedem Hacı’nın Ali ve diğer akrabalarımdan aldığım bayram harçlıkları dışında fazla bir cazibesi yoktu köye gitmenin. Çünkü benim yaz aylarındaki günlerim, bağa bahçeye gittiğimiz günler dışında sabahın köründen akşam karanlıklarına kadar çayda, elimde sepet, balık peşinde koşturmakla geçerdi.

Dedem, anneannem -ama biz ona nine derdik-, teyzem ve ailesi, uzak yakın diğer akrabalarım köyde yaşıyordu. Ben genellikle ninem ve dedemle kalırdım. Köyün iki “çay”ı vardı. “Koca Çay” ve “Küçük Çay”. Küçük Çay, kaynağı farklı ama sonunda Koca Çay’a katılan bir akarsuydu. Adı gibiydi, incecik yatağında en fazla -o da birkaç çukurluk alanda- göbek boyuna kadar gelen suyuyla kıvrıla büküle akar, içinde yerli halkın “çömçöm” dediği kapkara kurbağa yavruları (birer spermi andıran, bebeklik çağındaki, toparlak bir baş ve bir kuyruktan oluşmuş, henüz ayakları oluşmamış kurbağa yavruları) ve küçük parmağınızdan bile ufak tatlı su kefali yavruları yüzerdi.

Büyük Çay, adı gibi gerçekten derin bir yatağı olan bir akarsuydu. Kış aylarında gürül gürül akıp giden sularını o yıllarda çok fazla yağan yağmurlardan ve dağdan gelen kaynak sularından aldığını düşünüyorum. Bir yıl öyle bir ardı arkası kesilmez yağmur yağmıştı ki Koca Çay en az beş metre olan yatak yüksekliğinden taşarak evleri su basmıştı. Koca Çay, köyü ortasından ikiye böler, Seferihisar’a doğru akardı ve sanırım bir yerlerde denize ulaşırdı. Koca Çay’ın bir tarafında köyün bir yarısı diğer tarafında diğer yarısı yaşardı ve bu iki bölge arasındaki geçiş bir köprüyle sağlanırdı. Dedemlerin evinden teyzemlerin evine gitmek için bu köprüden geçerdim çünkü teyzemlerin evi de köyün tam öteki ucundaki son evdi. Koca Çay’da tatlı su kefallerinin daha irileri de olurdu ama onları yakalayabilmek oldukça zordu. Sürüler hâlinde yüzen balıklar, en ufak ses ya da görüntüyü algıladıklarında genellikle iri kayaların dibindeki oyuklara girerler ve onları oradan çıkarabilmek oldukça zor olurdu.

Dedemle ninemin evleri Küçük Çay’ın kenarında, köyün bir ucundaydı. Yarım top sahası büyüklüğünde bir avlu içinde biri tek katlı, küçük diğeri zemin katla birlikte iki katlı, büyük, devasa taşlardan duvarları örülmüş “koca ev”imiz vardı. Bu avluya giriş, ortasında açık bırakılmış, geniş bir kapı büyüklüğünde bir giriş boşluğu olan upuzun bir taş duvardan olurdu. Bir kalenin duvarları gibi düşünün bunu, öylesine yüksek ve geniş bir duvar. Girişten avluya adım attığınızda solda bir kuyumuz vardı. Suyu buz gibiydi. İçme suyunu önceleri oradan tedarik ederdik, sonraları su sistemi oluşturulunca küçük evin önündeki bir çeşmeden içme suyunu sağlamaya başlamıştık. Ben, çaydan tuttuğum balıkların bazılarını bu kuyuya atardım ve kovayla su çektiğimizde bazen kovanın içinde bu balıklar da gelir ve kovadan zıplarlar, biz de onları tutup yeniden kuyuya atardık. Kuyunun yanındaki taş yalaktan eşek, inek gibi hayvanlar su içerdi.

Küçük ev, kuyunun hemen yanındaydı. Koca ev ise ta.. Küçük Çay’ın kenarındaydı. Ta.. diyorum çünkü gerçekten de iki ev arasında en az yirmi beş otuz metre mesafe vardı. Kışın genellikle küçük evde oturulurdu çünkü o yıllarda kışlar da müthiş soğuk olur ve ısınma ciddi bir sorun oluştururdu. Yazın serin, kışın buz gibi olurdu bu evlerin odaları. Küçük evde yemek pişirmek için de kullanılan ocağa sürülmüş odunların yaydığı sıcaklıkla önümüz ısınır, sırtımız üşürdü. Koca evin tam karşısında, yine Küçük Çay’ın kenarında geniş bir hayvan damı vardı ve tabanı genellikle çamurlu olur ve oldukça da kokardı. Dibi tuvaletti. Taştan, tahta kapılı, fosseptik bir tuvalet. Koca evin yanında ise taştan ve çamurdan yapılmış fırınımız vardı. Bugün sağlıklı beslenme ekmeği hâline gelmiş o ekşi maya, esmer buğdaylı, kepeği alınmamış ekmekler bu fırında pişirilir, biz çocuklara ise birer yumru büyüklüğünde ekmekler yapılır ve verilirdi. İlk piştiğinde muazzam kokan ve çok lezzetli olan bu ekmekler bekleyince taş gibi olur, onları kesmek için baya bir kuvvet harcamak gerekirdi. Köyün bir fırını vardı ve “beyaz ekmek” ile “beyaz ekmek unundan gevrek” yapardı. Sabahları köprünün diğer tarafına gidip bu gevreklerden ve beyaz ekmeklerden de alırdım. Şimdi ise ninemin ekmeğinin kokusunu ve tadını kırk yılda bir bulabildiğim bir ekmek görürsem mutlaka alıyorum. Fabrikasyon üretimlerde mümkün değil, Güzelbahçe tarafında bir yaşlı kadın sipariş üzerine eski zaman fırınında pişirip satıyor şu anda, orada evleri olan dostlar getiriyor arada, hasret gideriyoruz.

Teyzemlerin evi, daha önce dediğim gibi köyün diğer ucundaydı. Teyzemin üç oğlu, iki kızı vardır. Kızlar ve yaşça bizden büyük erkekler sabah olunca soluğu tarlada alırlardı, yaşı benden biraz küçük olan Ali ile biz kahvaltıdan sonra Koca Çay’ın daha ince aktığı evlerinin bulunduğu yerin yamacındaki sulara koşar, bütün gün aç susuz balık tutmaya çalışırdık. Tuttuğumuz balıkları ya kavanozlara, şişelere koyar ya da kuyulara atardık. Balık tutuyorduk diyorsam bunlar en büyüğü orta büyüklükteki bir elin parmakları kadar olan balıklardı. Yemezdik bunları, tek hedefimiz bunları tutmak ve evde besleyip seyretmekti. O yıllarda köyden İzmir Ballıkuyu’daki evimize getirdiğim, geniş oval kavanozlarda aylarca ekmek kırıntısı ve peynirle beslediğim balıklar olmuştur. Bugün bile bir fırsat bulduğumda derelere, çaylara gidip elimde sepet ya da ağ, balık tutmaya çalışmak en büyük zevklerimden biridir.

Yaz gelince köylülerin çoğu “bağlara, bahçelere” taşınırdı. Bağlar… evet bağlar, altın sarısı üzüm salkımlarıyla her tarafta bağlar vardı o yıllarda Ulamış’ta. Bir de tütün. Az tütün kırmadım, dizmedim kargılara… Şimdi ne bağ var kimsede ne tütün… Geceleri gaz lambasının ya da lüksün ışığında tütün dizerken bilmeceler, masallar, maniler birbiriyle yarışırdı!.. Çok güzeldi, anlatılmaz güzeldi!.. Bağların, bahçelerin olduğu yerlerde çardaklar kurulurdu. Bazı bahçelerde betonarme küçük kulübecikler olsa da bu çardaklar genellikle çalı çırpıdan yapılırdı. Kuyruklu (akrep) çoktu o yıllarda bağlarda, bahçelerde. Çardağın çalı çırpıdan duvarları ile tavanında gezerler, bazen yer düşerler, birilerini sokarlar ve ben onları hep korkuyla izlerdim. Gündüz sıcağında da tarlalardaki hangi taşı kaldırsanız altından kuyruklu çıkma olasılığı yüksekti. Öldürmezdi Ulamış’ın kuyrukluları ama acıdan epeyce hoplatır zıplatırdı insanı.

Burada keseyim. Bağ bahçe anılarım, özellikle “Kocaalan” geceleri bir sonraki yazımın konusu olsun.

Sadece şunu ekleyerek bitireyim yazımı.

Önce ninem, sonra dedem öldü yıllar, yıllar önce. Küçük Çay’ın kenarındaki evler miras paylaşımında dayımlara kaldı. Onlar da birilerine sattılar. Birkaç yıl önce yine köydeydik dayımla. Dedemin evini görmek istedim, “Ohoo! – dedi dayım. Ne ev kaldı ne duvar, yıkıldı gitti hepsi.” Yine ısrar ettim, olsun bir gidelim, diye. Gitmez olaydım. O güzelim anılarımın olduğu yerde naylonlarla kaplı çarpık çurpuk birkaç “binacık” vardı. Girişteki sur gibi duvar hepten yok olmuştu. Bir tek Küçük Çay, o da kesik kesik sularıyla hoş geldin dedi bana.

Köyün eski otantik yapısı da neredeyse tümden yok olmuş son zamanlarda. Zaten adı da “Ulamış Mahallesi” artık. Şu “Büyükşehir Yasası” gereği İzmir’in köyü olmaktan çıkıp mahallesi oldu epeydir. Ve sıradan bir İzmir mahallesinden de fazlaca farkı kalmadı. Ne köyün eski bakkalları var ne de eski hâliyle fırını. Bakkallar “markalı market” olmuş, Koca Çay’ın üzerinden geçtiğinizde sizi karşılayan köy meydanındaki kim bilir kaç yüz yıllık çınar ağaçlarının altındaki “kahvehane” bile “cafe” olmuş ya, yanarım yanarım ona yanarım!..

Koca Çay yazları da ip gibi olsa bile akardı, şimdi kışın ip gibi akıyor, yazın kupkuru. Dağdan gelen kaynağını kesip “Teke Deresi” yakınlarında baraj yaptılar yıllar önce ve şimdi o barajda o güzelim tatlı su kefallerinin yerine dışarıdan getirip saldıkları ve burada üreyip çoğalan sazan balıkları yüzüyor. Koca Çay’ın kupkuru yatağında şimdi cumartesileri “Köy Pazarı”nın uzantısı olarak satıcılar tezgâh açıyor. Belki de benim için tek güzel şey, bu pazarda ninemin zamanından kalma buğdayların çoğaltılması ile üretilip, gelenlere satılan “ata ekmeği”.

Bir sonraki yazıda Ulamış’ın “elektriksiz yılları” ile ilgili anılarımı paylaşacağım. Sevgiyle kalın.

 

 

 

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir