“Bekçi”, “Su da Yanar” gibi filmlerin senaristi Işıl Özgentürk’le sinemadan yerel yönetimlere uzunca söyleştik…
“Sinemamız toplumu son derece iyi yansıtan bir sinemadır”
Işıl Özgentürk, Türkiye sinemasının özellikle 12 Eylül sonrası tanıdığı önemli bir senaristi ve yönetmeni. Türkiye’nin dünyanın farklı kentlerinde sinemayla ilgili atölyelerde sinemaseverlerle buluşuyor. Aynı zamanda gazeteci ve edebiyatla iç içe bir isim. Biz de onu Altın Koza Film Festivali’nde, Adana’da bulduk ve sinemasını, günümüz Türkiye sinemasını konuştuk.
Türkiye sineması üzerine konuştuklarımız bir söyleşi olduğu kadar bir tartışmaydı. Türkiye sineması üzerine daha çok olumlu bir tutum sergileyen Özgentürk, Sadece bu dönemi değil; sinemamızın önceki dönemlerini de söz konusu etmek lazım. Yani başlangıcından bu yana Türk sineması incelediğinde ülkenin sosyolojik gelişimine uygun bir sinemayla karşı karşıyayız” dedi.
Mazlum VESEK
-Yönettiğiniz film atölyesinde teknik konulara girmeden önce, “Dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı yapmadan bu dünyada herkesin yaşama hakkı vardır. Önce bunu bilmek gerek” mealinde bir cümle kurdunuz. Türkiye sineması günümüzde evrensel ve insani olan bu bakış açısını sizce ne denli yakalayabilmiştir?
Sadece bu dönemi değil; sinemamızın önceki dönemlerini de söz konusu etmek lazım. Yani başlangıcından bu yana Türk sineması incelediğinde ülkenin sosyolojik gelişimine uygun bir sinemayla karşı karşıyayız. Bu, parlak bir sinemadır aynı zamanda. Örneğin Attila İlhan’ın “Yalnızlar Rıhtımı” adlı senaryosundan yapılan film son derece modern bir filmdir. Bu arada küçümsenen Yeşilçam filmlerinin birçoğu, ülkenin kendi değerlerini açıkça ifade eder. Bir süre sonra zaten, 1960’lı yıllarda Türkiye büyük bir göçle karşı karşıya kalır. Ve bu göçün büyükşehirlerde ya da köylerde nasıl bir sosyolojik çatışma çıkardığını pek çok yönetmen anlatır. Mesela bunlara en iyi örneklerden biri “Gurbet Kuşları”dır, “Bitmeyen Yol”dur. “Karanlıkta Uyananlar”dır. Bunlar gerçekten 1960’tan sonraki Türkiye’yi analiz eden, açığa çıkaran filmlerdir. Türk sinemasının öyle bir özelliği var. Mesela, 1960 İhtilali’nin hemen sonrasındaki “Susuz Yaz” filmine gelelim…Ne yazık ki Türk sineması değerlendirilirken bu filmleriyle değerlendirmeyip, melodramlarıyla değerlendiriliyor. Halbuki, Türkiye’de “Susuz Yaz” gibi bir film 1960’larda yapılmıştır. Ve Türkiye’nin bence en modern anlatım diline sahip olan yönetmeni Metin Erksan’ındır. Ondan sonra “Kuyu” filmi…Bilmiyorum, kaç kişi “Kuyu” filmini izlemiştir. Bütün bunlar Türkiye’yi anlatan filmlerdir. Örneğin, “Kuyu”da bir adam bir kadını satın alır ve kadın ona itiraz eder. Onların dağ bayır yürümesiyle, kadının boynunda ip vardır, adam onu sürükleyerek götürür. Bu son derece metaforik ve harikulade sinema örneğidir. Sonunda kadın, adamı bir şekilde kör bir kuyuya iter ve çevredeki bütün taşları taşıyarak adamı öldürür. Bu kadar modern bir film, son zamanlarda bile yapılamamıştır. Bu nedenden, son yirmi yılı, son on filan çok abartmamak lazım. Geçmişten bugüne kadar gelen bir gerçeklik söz konusudur. Türk sineması, Türk toplumunu son derece iyi yansıtan bir sinemadır.
Somut olarak sormak istediğim şey şu, siz kurduğunuz cümlede “Dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı yapmadan” ifadesini kullandınız ya, sinemamız bu açından nerede duruyor?
Şimdi biliyorsunuz, cinsel kimliklerle ilgili artık yavaş yavaş sakinleşmeye başladı toplum. Yani geyler, lezbiyenler, trans bireyler, hala öldürsek de, artık sinemamızda yer almaya başladı. Çok da doğru bir şey yer alması. Çünkü varlar. Kurbanı oldukları cinayetlerle varlar, kendi yaşam tarzlarıyla varlar. Ben, bundan daha çok Türk sinemasının devrimci bir yanı olduğunu düşünüyorum.

Örneğin….
Örneğin “Yol” filmi. “Umut” filmi. Hatta yine Yılmaz Güney’in “Baba” filmi son derece sınıfsal meseleleri anlatır. “Karanlıkta Uyananlar” grev meselesini anlatan ilk filmdir. Burada Ali Özgentürk’ü, Erden Kıral’ı, Ömer Kavur’u saymadan Türk sinemasını sayamazsınız. Çünkü çok açık bir şekilde söyleyeyim: İlk işçi filmlerini Yavuz (Özkan) yapmıştır, “Maden”le.
“Karanlıkta Uyananlar”ı saymazsak…
“Karanlıkta Uyananlar”ın senaryosu Vedat Türkali’ye aittir. “Bitmeyen Yol” Duygu Sağıroğlu’nun son derece önemli bir filmdir. Örneğin diyorlar ki, 12 Eylül filmleri yapılmadı. Halbuki benim yazdığım iki senaryo gerçek anlamda 12 Eylül filmleridir. “Su da Yanar” ve “Bekçi”dir. “Su da Yanar” bu ülkede en çok yasaklanan film olmuştur.
Az önce “Türk sineması incelediğinde ülkenin sosyolojik gelişimine uygun bir sinemayla karşı karşıyayız” dediniz. Yalnız, bazı konuları ele alma konusunda cesur olamamıştır ve geç kalmıştır. Örneğin Köy Enstitüleri konusunda şu ana kadar “Toprağın Çocukları” ve “Yücel’in Çiçekleri” dışında film yapılmadı. Keza ülkemizin Güneydoğu’sunda yaşanan toplumsal sorunlar ve şiddet ortamıyla ilgili birkaç filmi saymazsak, bu konularda film yapmada çok çok geç kalındı. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Hayır, geç kalmadı. Şerif Gören’in “Derman”ı, Ali Özgentürk’ün “Hazal”ı, Livaneli’nin “Yer Demir Gök Bakır”ı hiç geç kalmış filmler değil. Yani “Hazal” kadın meselesini Türkiye’de doğru dürüst ilk anlatan, estetik olarak da anlatan ilk filmdir.
Sizin söz ettiğiniz filmler bölgesel farklılık eksenli ve daha çok geri kalmışlıkla ilgili filmler. 1960’larda bolca örneği var hatta 1950’lerde bile o bölgeyi konu alan filmler var. Ancak 1984 sonrası gelişen silahlı çatışma ortamı ve onun yarattığı sorunları anlatma konusunda pek az film yapıldığını söylüyorum…
Şiddet ortamı ya da silahlı mücadele Türkiye’de çekilemez. Anlatabildim mi? Çünkü sansür buna izin vermez. Kimse de cesaret edemez. Ayrıca şunu da söyleyeyim, bu konuları çekerken son derece dikkatli olmak gerekir. O kadar kolay iş değildir onlar. Ama Güneydoğu gerçeğini anlatan bir yığın film var. Geç kalınmış bir şey yok. Sadece mesela, son dönemde seyrettiğim filmlerden biri olan “Sonbahar” benim çok hoşuma giden bir filmdir; ama aslında son derece umutsuz bir filmdir. Çünkü yenilginin kaçınılmazlığı anlatılır. Anlatabildim mi? Mesela “Hayata Dönüş” belgeselleri var. Bunlar çok önemli belgeseller. Sonra, Hüseyin Karabey’in Cumartesi Anneleriyle ilgili belgeseli var. Türk sineması hiçbir zaman mevcut olayların dışında bir sinema değildir. Bunu kabul etmek lazım.
Türkiye’deki aydınlar ve birazcık duyarlı olan herkes söz konusu eğitim olduğunda herkes bir Köy Enstitüsü örneğini ortaya koyar; ama sinemamızda bu konuda söylediğim iki örneğin dışında bir esere rastlamak mümkün değil. Bu filmlerden bir tanesi de belgesel olarak da görülebilir. Bunu neye bağlarsınız?
Demek ki, bir istek yok. Bu da yönetmenlerin işi. İki tane yönetmen çekmiş. Nazım Hikmet’i Bursa’da çekmiştir bizi Biket İlhan. “Su da Yanar” Nazım Hikmet’le ilgili bir filmdir; ama demek ki Köy Enstitüleri’ni bir miktar anlatmayı tercih etmiştir yönetmenler. Bu bir korkaklığa bağlı bir şey değildir. Bu tamamen yönetmenlerin isteğiyle ilgili bir durumdur. Mesela Kemal Tahir de yapılmamıştır. Çünkü köylülüğün ne kadar berbat bir şey olduğunu ilk anlatan yazar, Kemal Tahir’dir. Buna karşılık Fakir Baykurt’un harikulade güzel “Yılanların Öcü” filan çekilmiştir. Yani burada “Köy Enstitüleri”ne takılarak Türk sinemasını şey yapamazsınız.
Adana’dayız ve siz Adanalı yazar Orhan Kemal’in “Murtaza” romanında uyarlanan Ali Özgentürk’ün çektiği “Bekçi” (1986) filminin senaryosunu da yazdınız. Bu filminiz hakkında neler söylemek istersiniz?
Bu film biliyorsunuz 12 Eylül sonrası çekilmiş bir film. Nasıl bir baskı ortamında olduğumuzu söylemeye gerek yok. Pek çok insanın işkence gördüğü, öldüğü, sürgüne gittiği bir dönem. O dönemde bu filmi yapmak sanki borç ödemek gibiydi. Temelde Orhan Kemal’in Murtaza romanı melodrama uygun olsa da, bunu melodram şeklinde Tunç Başaran çekmiştir. Ama aynı zamanda faşizmin nasıl hayata geçtiğinin de anlatıldığı bir romandır. Erich Fromm’un öğretilerinden gidersek ‘İnsan nasıl faşist olur?” sorunusun da cevabı vardır. Ben bunu çok daha fazla öne çıkaran bir senaryo yazdım. Film de öyledir zaten. Ben bunu Sen Sebastian Film Festivali’ne senarist olarak davet edildim. Oradaki komünist ve sosyalistler bunu bana sordular: “Sen bu filmi nasıl çektin?” İşte faşist ortam var filan…Ben de, sizde de Franco varken Franco’ya karşı pekala parlak filmler çekildi. Maksat nasıl söylediğinizdir ve bunun her zaman bir yolu vardır, dedim.
“Su da Yanar”ın en çok sansüre uğrayan film olduğunu siz de söylediniz. Buna rağmen sol mahalleden eleştirmenler filmin umutsuz bir film olduğunu söyler. Bu görüşleri nasıl buluyorsunuz?
Buradaki eleştirmenlerin Ali Özgentürk’e karşı bir tavrı olduğunu veya filmi anlamadığını düşünürüm.
Umutlu bir film midir?
Evet, umutlu bir filmdir.
Altın Koza Film Festivali kapsamında bir kısa film atölyesi yapıyorsunuz. Festival ve çalışma ortamınız hakkında neler söylemek istersiniz?
Ben bu işi son 6 yıldır yapıyorum. Son iki yıldır yoktum. Ama Adana’da bu atölyeyi yapmaya çok alışkınım. Gayet kalabalık geçer. İki senelik zaman içinde böyle atölyeye çağrılmadım. Yönetim değişikliğiyle ilgili bir durumdu. Canı sağ olsun çağırmayanların. Ben olsam, beni çağırırdım. Ben gelir miydim gelmez miydim bilmiyorum. Ben burada atölye yapmayı seviyorum. Benim zaten müthiş bir atölyecilik geçmişim var. 6 sene Uçan Süpürge’nin atölyesini yaptım. Çok ilginç bir şeydi, o. Daha önce konuları veriyorduk. İnsanlar internet üzerinden konuları öğrenip yazıyorlardı. Senaryoların üzerinden biz bakıp, Mardin’den de insan çağırıyorduk, Hakkari’den de. Onlar bir hafta benimle workshop yapıyorlardı. Film çekiyorlardı. Adana’da 7 yıl oldu. Her seferinde mutlaka bir film çektiriyorum. Ben zaten 10 yıl Kadıköy Belediyesi’nin “Herkes Film Yapar” atölyesini yönettim. Burada 33 tane film yaptık. İstanbul Kültür Kenti programında da atölyemiz proje aldı. 10 kısa film yaptırdık. Yurtdışında gösterildi. Türkiye’deki bir çok kahvehanede de gösterildi. Çünkü konsepti oydu.
Son yerel seçimlerde Türkiye’nin önemli büyük kentlerinde sosyal demokrat belediye başkanları göreve geldi. Kültür-sanat adına yeni başkanlara ne önerirsiniz ve ne görmek istersiniz?
Şimdi ben merkezin gücünün zayıflamasından yana olan bir insanım.
Bunu biraz açar mısınız?
Şöyle…Türkiye çok büyük bir ülke. Her şeyin Ankara’dan yönetilmesi birtakım sıkıntılara neden oluyor. Çünkü Ankara bölgelerin sıkıntısını bilemez. Halbuki seçilmişler o kentin sıkıntısını çok iyi bilirler, bilmek zorundalar zaten. Bu nedenden yerel yönetimlerin çok önemli bir işlevi var Türkiye’de. Valiler şimdi yerel yönetimlere çok karışıyor. Halbuki vali, atanan biridir. Keşke vali de seçimle gelse…Bu Türkiye’yi çok daha yükseğe çıkartacak bir projedir; ama gerçekleşemez. Belediye başkanları öncelikle, belediye başkanı olmak zorundadırlar. Ne demek istiyorum? O kentin mimarisiyle, tiyatrosuyla, o kentin balık pazarıyla, o kentin esnafı ve üniversitesiyle işbirliği yapmak zorundadır. Bugün, hep örnek gösterilen Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’in temel farklılığı üniversitelerle işbirliği yapmasıdır. Üniversiteler o kadar gelişti ki uçak bile yapılıyor üniversitelerde. Yani, bir tarafı ihmal ederek hiçbir şey olmaz bir kentte. Kentin mimarisinde bir yığın gökdelene izin verirseniz o kentte kültürel olan her şeyi yok edersiniz. Bunlar birbirine bağlı şeylerdir. Kültür, kentten bağımsız bir şey değildir. Siz küçük mahalle sinemaları ve tiyatrolar açmak zorundasınız. Tıpkı Paris’te olduğu gibi. Orada hemen her mahallede sinema ve tiyatro salonu var. Çok büyüklere ihtiyaç yok. AVM açmaya. AVM nedir? AVM bize dayatılan bir yaşam biçimini getirmek demektir. AVM’ye gir, akşama kadar orada vakit geçir. O havasız yerde çocuk kalsın. Uyduruk iki tane oyuncakla oynasın. Şehirler çocuklar için korkunç. Oyun alanı yok, yeşil alan yok. Üç günde bir kaldırım değiştirmenin anlamı yok. Fransa’da yüz yıllık kaldırım kullanılır. Bunları gerçekleştiremezseniz kültür işini de yapamazsınız.

