SOKRATES OLMAK ZOR İŞ UĞUR PİŞMANLIK

Bu yazıyı bitirdiğimde henüz akademisyenler açığa alınmamış ve polis tarafından tartaklanmamıştı. Aynı şekilde bin beş yüz felsefe öğretmeni de açığa alınmamıştı.

Ne yazık ki, yaşanan bu süreçte açığa alınan, türlü soruşturmalara uğrayan akademisyenler, sanatçılar ve öğretmenler içinde, belli bir görüş ve duruşu olan, mücadele eden aydınlar olduğu kadar, sinmeyi, sessiz kalmayı tercih etmiş aydınlar da vardı. Yani biraz, kurunun arasında yaş da yanmış oldu.

Elbette, gerici iktidarın haksız uygulamalarını ve bu saldırgan tutumunu protesto ediyoruz ve sanatçılarımızın, akademisyenlerimizin yanındayız.

 

*

Türkiye’de bilim ve aydınlanmanın merkezi olan üniversitelerin durumu giderek daha vahim bir hal alıyor. Bunda, gerici iktidarların üniversiteleri dönüştürme ve sermayeye hizmet etmeye zorlamasıyla ortaya çıkan suç kadar, üniversitelerine sahip çıkamayan, buna sessiz kalan akademisyenlerin de payı var. Örneğin üniversitelerdeki pek çok bölüm gibi felsefe bölümleri hem iktidarın kıskacı altındadır, hem de bu bölümlerin durumu içler acısıdır.

Sanırım bu yüzden de ülkemizde felsefe kökleşip, toplumsallaşamamış ve sayılabilecek birkaç hoca ve çaba dışında felsefe adına kalıcı işler yapılamamıştır.

Afşar Timuçin, eski kuşak felsefecilerin de bir bölümünü alarak bugün Türkiye üniversitelerinde felsefe hocalığı yapan akademisyenlere dair, “Türkiye’de felsefeci yok” diyor. Akademisyenleri düzene uyumlaşmış olmakla eleştirerek, “Bunlar felsefeci değil, memur” diye tanımlıyor.

Bugün baktığımızda ne felsefecilerin ne de onları temsil eden kurumların ülkede yaşananlara dair bir görüş bir duruş ortaya koymadıklarını görürüz. Çünkü pabuç pahalıdır ve kimse sistemle ters düşerek mevcut konumunu kaybetmek istememektedir.

Üniversitede söyleyemediklerini, dışarıda verdikleri konferans, söyleşi panel gibi etkinliklerde dile getirebildiklerini söyleyen felsefeciler var. Belki bu da bir şeydir ama neden görüşlerini üniversitede dile getirmiyorlar? Orada felsefe öğrencileri yetiştiriyorlar. Bu öğrenciler nasıl özgür düşünceli yetişecek, nasıl korkusuzca felsefe yapacak?

Buradan anlaşılıyor ki, Sokrates olmak zor iş. Sokrates olabilmek için önce ölmeyi, bedel ödeyebilmeyi göze almak gerekiyor.

“Barış İçin Akademisyenler” girişimi, kendi cephesinden anlamlı bir adımdı ve pek çok üniversite hocası, hakkında dava açılarak, açığa alınarak bedel ödedi.

Türkiye’de son 14 yılda öyle Soma cinayeti, Haziran direnişi, Suruç, Ankara, Reina katliamları gibi şeyler oldu ki, cılız bir iki sesi saymazsak, akademisyenlerden özellikle felsefecilerden ve kurumlarından hiçbir ses çıkmadı.

Bunun bir nedeni korkuysa diğer nedeni de kendilerini ve kurumlarını siyasete bulaştırmamak.

Genelde tüm bilim insanları, özelde felsefeciler, bütün bu yaşananlara karşı bir görüş ve duruş ortaya koymuyorsa, koymayacaksa, nerede kaldı onların aydın kimliği?

Afşar Timuçin’in yukarıdaki “Bunlar felsefeci değil, memur”  sözlerine hak vermemek elde değil. Bazı akademisyenler, davet edildikleri yere gitmiyor, kıvranarak, sızlanarak öyle komik gerekçeler sunuyorlar ki, memleket yangın yeri olmuş, karanlığın içine sürükleniyor, bunlar neyin derdinde diye insan düşünüyor. Kimileri gitse de havadan-sudan felsefe yapıyor.

Felsefeci memur olmaz, olursa felsefeci olmaz. Yani istiyorlar ki, bir yere çağrılmasın, gittiğinde de ne anlatılırsa razı olsun. Mümkünse hem topluma hem de iktidara görünmemek istiyorlar. Ellerinden gelse saydamlaşıp kaybolacaklar.

Bildiğimiz şey, felsefecinin topluma sırtının değil yüzünün dönük olması gerektirdiğidir. Yine Afşar Timuçin şöyle diyor, “Aydın insan, sadece bilgili değil, aynı zamanda etkin insandır. Bilginin tek başına dönüştürücü gücü yoktur. Bilgiye dönüştürücülük gücünü kazandıran aydının eylemliliğidir. O zaman aydın bilgili ve etkin olmalı, eylemli olmalıdır. Hani eylem? Yok! Niye? Niyesi şudur: bugün felsefe alanındaki akademisyenler de, üniversite öğrencileri gibi bir yarışın içindedir. Okul bitince üniversiteye kariyer yapmak için kapağı atma girişimiyle başlayan yarış, bir refleks olarak sonuna kadar gider. Yüksek lisanstan sonra, doktora programı, sonra okulda kadroya dâhil olma ve bu kadroyu korumak için kendi meslektaşlarıyla amansız bir yarış, mücadele ve üniversite yönetimiyle iyi geçinmek için türlü çabalar.

Herkes bir yol tutturmuş gidiyor. Ortada dostmuş gibi görünen ilişkilerde, arkadan bıçaklamaya çalışan bir rekabet var. 12 Eylül faşizmi ve YÖK’le dejenere edilen üniversitelerle birlikte, onların akademisyenleri de dejenere oldu. Bu kokuşmuş düzeni ve onun kalelerini yıkmak akademisyenlerin çoğunun aklından bile geçmez. Her şeye rağmen sığınılmış bir yuva, bir kovuk olarak görüyorlar. Küçük burjuva ürkeklikleri, sistemi bırakın değiştirmeyi, sorgulamaya bile izin vermiyor.

Korku ve çıkarlarına yenik düşenler, hele de 15 Temmuz “çakma darbesi”nden sonra ve OHAL’in de etkisiyle şimdi hiç kovuklarından çıkmazlar.

Şimdi buradan, felsefeci çıkar mı, sözünü söyleyen, eylemli bir akademisyen çıkar mı? Tabi ki çıkmaz. Akademisyen de sokaktaki adam gibi geçim derdine, yerini koruma derdine düşmüştür. Bağımsızlığını kaybetmiştir. Bu yüzden de özgürce felsefe yapamaz, yapamadığı için de özgür düşünceli öğrenciler yetiştiremez.

Türkiye’nin özerk üniversiteleri çok gerilerde kaldı. Özerk olduğunu söyleyebileceğimiz kısa dönem de bile bu ülkenin, kendisini halkına karşı sorumlu bilen aydın akademisyenlerine rahat vermediler. Türkiye’nin ilk kadın sosyologu Behice Boran, aynı şekilde baskılardan dolayı yurt dışında yaşamak zorunda kalan sosyolog Muzaffer Şerif, faşistler tarafından öldürülen değerli aydın ve sosyolog Prof. Cavit Orhan Tütengil ve pek çok isim ya üniversiteden uzaklaştırıldı ya da öldürüldü.

Sokrates olmak kolay değil. Bugün ülkemiz akademisyenlerinin yapamadıkları budur. Bu kapitalist sömürü düzeni, onları bilim adamı olmaktan çıkarıp film adamı yaptı. Bu durumda, onlara göre “Amaca giden yolda her türlü film mübahtır…”.

Aydın olmak bir duruşu gerektirdiği kadar, cesaretli olmayı ve bedel ödemeyi de gerektirir. Ne var ki, yalnız başına ve kuru bir cesaretin anlamı yoktur. Aydın insan örgütlü olduğu ve örgütlü gücü arkasına aldığında cesur ve bedel gerektiren eylemliliği gerçek anlamda karşılık bulur.

Ülkemizde üniversitelere ve öğretmenlere yönelik saldırılara akademisyenlerin ciddi bir karşılık üretememesi, örgütsüz aydın dramıdır biraz da.

Sokrates olmak zor iş. Bir Deniz Gezmiş, bir Che Guevera, Roza Lükseemburg, ya da dünyanın farklı köşelerinde emekten yana mücadele eden ve bedel ödeyen ilerici, devrimci aydınlar gibi…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bunları da sevebilirsiniz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir