BİR TÜRKÇE ÖĞRETMENİNİN GÖZÜNDEN, DİL ÜZERİNE-2

Bir dili zenginleştiren ve onu ham bir dil olmaktan çıkarıp işlenmiş bir dil durumuna getiren iki temel kaynak vardır: Yöresel ve ulusal çapta sözcük taramaları, yeni sözcüklere gereksinim doğduğunda dilin sözcük üretme-türetme yollarını ustaca kullanarak dile yeni sözcükler önerme.

 

Birinci yola örnek olarak TDK’nin 1965-1977 yıllarında yayımladığı 8 ciltlik Tarama Sözlüğü verilebilir.

İkinci yola örnek olarak da bugün hepimizin kullandığı öğrenci, öğretmen, okul, doğa, doğal, duygusal, sanal, özgün, sözcük, olanak, olasılık, bilgisayar gibi görece yakın tarihli ama artık dilimizin olmazsa olmazları arasındaki sözcükleri verebiliriz.

 

Elbette bu tür sözcükler, başlangıçta özelikle Dil Devrimi düşmanlarınca yadırganmış, bunların kullanılmaması, yaygınlaşmaması için bin dereden su getirilmiştir. Hatta “Osmanlıcacı” diye genelleyebileceğimiz bu ayak direyenler grubu, “Yaşayan Türkçe” adı altında kendilerini gizleyerek dili  yabancı tortulardan temizleme, yeni sözcükler bularak dilimizi arındırma çabalarını engellemek istemiştir.

 

Şimdi size gülünç gelebilir ama ben Atatürk Lisesi’nde öğrenciyken “doğa” ve “olanak” dediğim için benimle “Oğlum boğa mı diyon, avanak mı diyon?” diye eğlenen bir “Millî Güvenlik” dersi öğretmenim vardı.

 

Üniversitede bile “Öğrenci Türkçe değildir çünkü eylemler -ci eki almaz; okul, Fransızca ekol’den yakıştırma uydurma bir kelimedir.” diyen “hoca”larımız vardı. Peki kendi önerileri neydi? Arapça “talebe” ve “mektep” sözcüklerini kullanmak (!)

 

Hiç unutmam, bir gün tam ben yanlarından geçerken, büyük olasılıkla üniversite öğrencisi bir genç bir kahvehanede masadaki diğer arkadaşlarına şöyle diyordu: “Bizim bir hoca var, dil işini ondan soracaksın. Geçen gün ekleri anlatıyordu, daha doğrusu uyduruk biçimde türetilen sözcükleri anlatıyordu; dedi ki,  biri bana -ci ekiyle türetilmiş şu uyduruk ‘öğrenci’ dışında fiilden isim olmuş tek kelime bulup söylesin, ben bu mesleği bırakırım.”

 

Elimi hafifçe omzuna koyup “Hocana söyle mesleği bıraksın: dilenci.” dedim. Delikanlı öylece bakakaldı yüzüme, arkadaşları ona bakıp gülmeye başladılar. Hâlbuki bunların hiçbirine gerek yoktu. Elbette genel olarak eylemlerden “-ici” adlardan “-ci” ekiyle sözcük türetilir: it-ici, sat-ıcı, gör-ücü, tut-ucu; sağ-cı, iş-çi, kuş-çu, ütü-cü… İyi de dil matematik gibi her zaman iki kere iki dört eden bir olgu değil ki!.. Örneğin “-gin” eki eylemlerden ad türetir: bil-gin, yan-gın, süz-gün, ol-gun… Pek böyledir diye “düzgün” sözcüğü “düz”den değil de “düzmek”ten mi türetilmiş diyeceğiz? “Özgün”, “özmek”ten mi türemiş, “öz”den mi? Dilde her zaman “istisnalar” vardır ve asıl olanın yeni sözcüğün anlamının açık, anlaşılır olması ve cümlede kullanımının yakışmasıdır. “Türkçede “-sel / -sal” eki yoktur!” diye benim gençlik yıllarımda yırtınanlar, “Özgürlük uydurmadır!” diye hop oturup hop kalkanlar bugün “duygusal sorunlarını”ı, “karasal iklim”i, “ülkenin yapısal durumunu”, “kurumsal kimliklerini” sık sık ve de “özgürce” ne hoş kullanıyorlar değil mi?

 

Dil konusundaki bu iki farklı tutum -ta Divanü Lügat’it Türk’le Kaşgarlı Mahmud’dan, Karamanoğlu Mehmed Bey’den, Karac’oğlanlardan,  Tanzimat Dönemi’nin sadeleşme eğilimlerinden,  Hüseyin Rahmi Gürpınarlardan, Ömer Seyfettinlerden, Ziya Gökalplerden, 1932’de Türk Dil Kurumu’nun kuruluşundan günümüze kadar- hep var oldu ve olmayı sürdürüyor.

 

Elbette bir dilin, böylesi bir çağda, hiç yabancı sözcük barındırmayacak duruma getirilmesi olası değildir. Değildir de, bu gerçek, ana dili olabildiğince arındırmak, temizlemek, kendine özgü sözcükleriyle bir dil, kültür ve bilim dili olarak yaşatmaya çalışmak için yapılan çalışmalarla neden çelişsin? Bugün Avrupa’da da, başta Fransa olmak üzere her ülkede aydınlar özellikle İngilizcenin ana dillerini egemenlik altına alma çabalarına karşı ulusal dillerini korumak için yasa çıkarabiliyor. İngilizce elbette bir dünya dili ve herkesin onu öğrenmeye, bilmeye, anlamaya, konuşmaya çalışması çok önemli bir şey. Ancak, İngilizceyi dört dörtlük bilmek başka şey, ana dilini İngilizce ya da başka bir yabancı dilin sözcükleriyle doldurmak başka şey.

 

İngilizcenin Türkçeye verdiği zarar da az buz değil ve buna karşı da savaşım verilmeli ama bizde daha ilginç bir durum var. Cumhuriyet’le birlikte Türkçe, Osmanlıca denilen ne idüğü belirsiz çorba dilden büyük oranda ayıklanmaya başlamıştı. Özellikle 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin (daha sonra Türk Dil Kurumu) kurulmasıyla dilde özleşme ve gelişmede büyük adımlar atıldı. Pek çok eski sözcüğümüz halkın dağarcığından derlenerek yeniden dilimize kazandırılırken yabancı sözcüklere karşı önerilen ve beğenilip yaygınlaşan yepyeni sözcüklerle dilimizin anlatım olanakları daha da genişledi. Elbette bu süreçte önerilen ama elenen “tilcik” gibi (“kelime” yerine) tutmayan ve elenen sözcükler de oldu ama “tilcik”ten sonra “sözcük” türetilip önce dilciler sonra halk arasında benimsenip yaygınlaştı. Bugün ise suları tersine akıtma gibi bir eğilim yeniden hortlatılmak isteniyor. Güzelim “dedikodu”larımız “gıybet”, “sınavlardaki “sözcük”lerimiz “kelime”, “belirteç”lerimiz “zarf”, “ilgeç”lerimiz “edat” oldu kaç yıldır.

Türk Dil Kurumu’nun bu yozlaşma ve “gericileşme”deki rolü ile 1982 yılı sonrasındaki evrimi üçüncü bölümün konusu olacak. Ancak şu kadarını da yazarak bu bölümü bitireyim: Adı Türk Dil Kurumu olan kurum, 1982’de Atatürk’ün vasiyetine karşın özerk yapısına el konularak bir devlet kurumu hâline getirilmiş ve bu yeni “Türk” Dil Kurumu’nun ilk işlerinden biri daha önce güzelim Türkçe adla çıkan “Yazım Kılavuzu”nun adını “İmlâ Kılavuzu”na çevirmek olmuştur. Kılavuz içindeki açıklamalarında da dili en az 20-30 yıl geriye götürerek Türkçesi oluşturulmuş ve kullanılmakta olan dil bilgisi terimlerini bile eski adlarını kullanarak Türkçelerini unutturma yoluna gidilmek istenmiştir: “Eylem” yerine ısrarla “fiil”, “eylemsi” yerine “fiilimsi”, “sözcük” yerine “kelime”, “yazım” yerine “imlâ” sözcüklerinde direnilmesi bu ilk aşamadan sadece birkaç örnektir. Ayrıca “ayrı ve bitişik yazılan sözcükler” konusunda öyle bir curcuna yarattılar ki hâlâ bu sorunla boğuşmaktayız. 2005 yılında “kurum içi bir oylama ile” yeniden “Yazım Kılavuzu” adını alan kılavuzda, o gündür bugündür öyle ilginç kurallar, kendi koyduğu kuralları çiğnemeler ve çelişkilerle karşılaştık ki…

 

Bir sonraki yazımın konusu tam da bu ilginçlikler olacak.

 

Bu bölümün son sözü:

Yıllardır dilim döndüğünce öğrencilerime anlatmaya çalıştığım bir şey bu: Dilde “eskici”lerin kendilerinin bir yerlerinden uydurup sözde Dil Devrimi yanlıları üretmiş gibi çamur atmaya çalıştıkları “otobüs” yerine “oturgaçlı götürgeç”, “hostes” yerine “gökkonutsal avrat”, “troleybüs” yerine “boynuzlu götürgeç” gibi sözde yeni sözcüklerin Dil Devrimi yanlıları ile hiçbir ilgisi yoktur ama hâlâ bu tür “gerçekten uydurma” sözcüklerin Dil Devrimcilerinin üstünde bırakma gibi ahlaksızca bir tutumun sürdürüldüğünü görüyorum. Acı olan ise gençlerin bu oyuna gelmeleri.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bunları da sevebilirsiniz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir