1960’larda, 70’lerde…
Yeşildere’deydik, Ballıkuyu’daydık, Kadifekale’deydik, Gültepe’deydik, Bozyaka’daydık…
En fazla iki üç katlı binalarımız vardı.
Onların da bazılarında aynı ailenin birinci ya da ikinci dereceden akrabalık ilişkisi olan insanlar otururdu.
Bir kısmımız yakın illerden, kasabalardan, köylerden gelmiş, “büyük kentlileşmeye” çalışıyorduk.
Önemli bir kısmımız göçmendi.
Ama birbirimize Türk-Kürt-Göçmen diye bakmazdık.
Bilgisayarlarımız, televizyonlarımız yoktu henüz.
Radyolarımız vardı.
Akşamları saat 20.00’de çevresinde toplandığımız, “Arkası Yarın” programında, kapıların açılış kapanışını, atların nal seslerini, silah seslerini, seslendirme sanatçılarının muhteşem canlandırmalarını kendi hayal gücümüzle giydirir, zihinsel sinemalarımızı kendimiz oluştururduk.
Önce uzun cümlelerle kurulu özet faslı olur, ardından o günkü bölüm başlardı: “Hânım Hey! Bir zamanlar eşiktekine beşiktekine kan kusturan bir bey hüküm sürerdi ki, at bakımından çok iyi anlayan Deli Yusuf’un tâ Mısır’dan getirdiği atı cılız ve uyuz bulup bu yiğidin gözlerine mil çektirmiş idi. ……”
Efekt Ertuğrul İmer’li, Korkmaz Çakar’lı radyo tiyatroları benim yaşımdaki insanların sanırım çoğu için tiyatro sanatıyla ilk tanışma aracı olmuştur.
Yaz akşamlarında kapı önleri bütün mahallenin sohbet mekânlarıydı. Çaylar demlenir, çiğdemler alınır ve ortaya konur, büyükler sohbetten sohbete geçerken çocuklar gece yarılarına kadar özgürce sokaklarda koşar; saklambaç, körebe, kâğıt oyunları vb. gibi oyunlar oynardı. En popüler oyun olan saklambaç oyununun en güzel anlarından biri “kazan çömleğin patladığı an”dı. Ebenin sizin adınız yerine başka birinin adını söyleyip ebeleme yaptığında coşkuyla gizlendiğiniz yerden çıkar ve bağırırdınız: “Kazan çömlek patladı! Kazan çömlek patladı!” Ebe, ceza olarak bir kez daha “yummak” zorunda kalırdı.
Yazlık sinemalarımız vardı. Her akşam, cızırtılı ve boğuk megafonlar eşliğinde üzerine film afişi yapıştırılmış, çoğu külüstür, sokak sokak dolaşan araçtan gelen çağrı ile herkes, hepsi “son yılların en güzel filmi”ne davet edilirdi: “Alo alo, dikkat dikkat! Bu akşam Yeşiltepe Açıkhava Sinemasında son yılların en güzel filmi! Başrollerde Türkân Şoray, Murat Soydan!.. Alo alo, dikkat dikkat!…….”
Ailecek gidilen yazlık sinemalarda, bir yandan çiğdemler çıtlatılırken bir yandan sivrisineklerle boğuşulur; tahta sandalyelerde popomuz acımasın diye sinema girişinde minder kiralanırdı. Kimileri ise evinden minderle gelirdi. İçeride ise çocuklar için (henüz annelerinin omuzlarında ya göğüslerindeki başlarıyla uyuyakalmadı ise) film arasında o yılların “yerli ve millî” içecekleri olan “Cincibir, Sunalko (Sunal Kokteyl), Ankara gazozu” içme zamanı, en önemli anlardı. Bazen de birkaç aile birlikte sinemaya gidilir, ailelerden herhangi bir nedenle sonradan gelecek olanı varsa önden gidenler sandalye sıralarının iki tarafına konuşlanır, ortadaki sandalyeler böylece “araya sızmalara karşı” zaptedilmiş olurdu.
Evlerin bahçeleri yoksa bile en azından önlerinde beton bir oturma alanları ve bu alanın kenarından yükselen hemen her evin bir ağacı vardı. Dut ve erik ağaçları ev sahiplerinin insafı ve görmezden gelmesi oranında çocukların istilasına uğrardı.
Boş arsalarımız çoktu ve hemen hepsi erkek çocuklar için top sahası işlevi görürdü. Çim saha bilmezdik o yıllarda ve her maçtan sonra eve dönüşümüzde çoğumuzun dizleri parçalanmış, üstü başı toz toprak ya da kir çamur içinde, savaştan çıkıp gelmiş gibi olurduk.
Telefon mahallede genellikle bir ya da iki evde olurdu. Telefon işi bizde televizyon kadar hızlı yayılmadı. Başlangıçta oldukça ağırdan gitti. Evinde telefonu olanın da fiyakası vardı hani. Önceden yazdırır, sonra sizi aramalarını -bazen saatlerce- bekler, sonra araya “Adana” falan girmezse konuşurdunuz ama hat da sık sık düşerdi. Sokaklardaki ankesörlü telefonlar çıkasıya kadar komşudan telefon etme işi sürdü. Elbette bunun maddi bir karşılığı da vardı, ev sahibi usulen para almak istemez gibi görünürdü ama siz üsteleyip de konuşma ücretinizi ödediğinizde bir sonraki konuşma için rica etmeye yüzünüz olurdu.
Dedim ya başta, evler en fazla iki ya da üç katlıydı; çoğu ise tek katlı ve müstakildi. Mahallede herkes birbirini tanır, çat kapı girer çıkardı.
Televizyonun ilk yıllarında bu samimiyet, evinde televizyon olan ailelerinin birkaç yıl hemen her akşam komşulara çay kahve ikram ederek “komşuluk görevini yerine getirdiği” kimine göre zevkli kimine göre ise azaplı yıllar olarak tarihe geçti. Televizyonla birlikte insanlar “geceleri sokakları terk etmeye” başladılar. Her evde televizyon olmaya başlayınca ise televizyon seyretmek “mahallelinin toplu eylemi” olmaktan çıkıp “ailevi eylem”e dönüştü.
Mahalle kültüründeki birbirine yabancılaşmanın ilk tohumlarını atan, böylece televizyon oldu. Ancak televizyon uzun zaman belli saatlerde açılıp kapanması ve alternatifsiz tek kanal olması nedeniyle çocukların en azından gündüz sokak oyunlarını fazla etkilemedi. Çok sonraki yıllarda “bilgisayar” adlı zalim alet; birbirimize dokunma, dostluğun sıcaklığını temas ederek hissetme duyumuzu alıp götürecekti ama o yıllarda bundan habersizdik. Birbirimize ders çalışmaya gidip gelmeler bile o sıcak ilişkilerin bir parçasıydı.
Evinde ansiklopediler olan kişiler ile okul ve il-ilçe kütüphaneleri ödev yapma zamanlarımızda öncelikli başvuru kaynaklarımızdı.
Aradan yıllar geçtikçe o eski semtler, mahalleler o sıcaklığını kaybetmeye başladı. Biraz maddi durumunu düzeltenler evlerini satıp ya da kiraya verip gittiler. Bazıları eski evlerini yıkıp birkaç katlı apartmanlar diktiler. Kimileri müteahhite verdi evini, o da o evi yıkıp çok katlı apartmanlar dikti oraya, bir iki katını da ev sahibine verdi. Kalanları kendi başkasına sattı.
Adım adım o eski evler de o eski insanlar ve aileler de eski tip mahalle yaşamından elini eteğini çekmeye başladı. 1980’lerden sonra yaşana büyük dejenerasyon hepimizi az ya da çok etkiledi, başka insanlara dönüştürdü. Yeni nesil, darbecilerin şekillendirdiği daha bireyci, daha sinik, daha kuşkucu, daha benmerkezci, daha kaderci, daha coşkusuz, daha soğuk bir toplum yaratma ikliminde doğdu büyüdü.
Komşuluk, akrabalık, dostluk ilişkileri zayıfladı. Evler göğe doğru yükseldikçe hepimiz o göğe doğru yükselen evlerin kendimize ait katlarında kendi cezaevlerimizi kurduk, içine kendimizi, ailemizi hapsettik.
Artık kolay kolay kimse kimsenin kapısını çalıp varsa biraz kahve, mayalık yoğurt, aspirin isteyemiyor. Nasıl istesin ki, karşı komşusunu bile tanımıyor çoğu insan ya da tanıyorsa da kaşını gözünü tanıyor, verirse zoraki bir selam veriyor.
Misafir gelecek diye çoğu insanın ödü patlıyor. Televizyon karşısında kaykılıp bir gece boyunca seyredeceği bilmem kaç diziden mahrum olacak çünkü…
Velhasıl kelam dostlar, giderek insanlığımızdan uzaklaşıyoruz.
Kendini evlerine hapseden, anne baba televizyona, çocuklar bilgisayara mahkûm, aile içinde bile sohbetin, muhabbetin giderek azaldığı küçük dünyalardan oluşuyor yaşamımız.
Ve bu kopuş, bu kayboluş nereye kadar gider; bilmiyorum, bilemiyorum…

