İlkokulu birden ikiye geçmişim. Çalışma yaşı anlayacağınız. “Beş metre bi lira lastik”, “Donuna paçana lastik” günleri. Sevgili Süleyman Mermerli ve diğer çocuklarla birlikte Kemeraltı Çarşısı’nda bir ileri bir geri av arıyoruz. Yakalayan yapışıyor zavallı kadıncağıza. Çarşı bugünkü gibi değil. Dükkanlar şimdiki gibi büyük ‘parti malı’ işporta tezgâhı gibi değil. Hepsinde tiril tiril vitrinler var. Hatta vitrincilik bile bir meslek. Farklı mesleklerin farklı vitrincileri var belirli aralıklarla hizmet verdikleri dükkanların vitrinlerini düzenlerlerdi.
O zamanlar esnaf da farklıydı. Ortaokul ikiden sonraki tatilde çalıştığım Hayri Uğraş Kavafiye’de (özellikle kavaf, ayakkabıcıya çok kızardı) vitrinciliği biraz çözmüştüm. Toplu iğneler tabana kerata ile çaprazlama çakılıyor. Uçları yuvarlanıyor ve vitrinde misina ile istenilen şekilde konumlandırılıyordu. “Vitrinciye gerek yok, ben yaparım.” Dediğimde, Hayri Amca bana “Sen haftalığını alıyorsun, O aç mı kalsın yani?” Deyince çok utanmıştım.
‘Beş metre bi lira’cılığın kuralı vitrinle avımızın arasına girebilmekti. Ne kadar yapışkan, yüzsüz olabilirsek, o kadar para kazanabilirdik. Önceleri utanç. Ve hatta utancın karası. Kızanlar, tersleyenler bir tane bile satılmazdı. Ama ‘açlık sofuluğu bozar’ alışıyorduk. Satıyorduk her turda beşer onar.
İLK CUMARTESİ EVE İLK EKMEK
Parayı kazanmayı, harcamayı ve biriktirmeyi öğreniyorduk. İlk cumartesi günü biriktirdiğimiz para ile evin ekmeğini alırdık. O gün bizim ekmeğimiz yenilirdi evde. Havamızdan yanımıza yaklaşılmazdı.
Heyecanla beklediğim cumartesi gelmişti. Araphanı’nın en arka dükkanlarından biri babamın deposuydu ve orada bekliyorduk. Ben sabırsızlandıkça, Babam sakin sakin “Bekle” diyordu. İçin için öyle bir öfkeleniyordum ki!…
Sonra geldiler. Hepsi değil ama çoğu romandı. “Kent var, Malbora Var.” Diye diye ellerindeki torbaları salladıkça, sanki torbalardan kentler ve malboralar fışkıracakmış gibi oluyordu. Acaba bunlar neydi?
Daha sonra çıraklar, kalfalar doluştu. Bağırış çığırış, kartlar numaralar, kentler malboralar. Kaybedilen haftalıklar, çıkan kavgalar ve çekilen bıçaklar. Yaşadığım korkunun büyüklüğü inanılmaz. Polisler de gelip hepsini toparlayıp, ite kaka götürünce benim halimi bir düşünün. Babam bir düşünür edasıyla “İşte gördün parayı korumak, kazanmaktan çok daha zor. Sakın kumar oynama.” Biraz boşluk bıraktı ve “Kumarın en tehlikelisi en küçüğüdür” dedi. İşte kulağımdaki küpelerden birisi.
YILDIZ HAN, TOMBALA… AMA FARKLI
78 yılında tanıdım Cemal Abi’yi. Tombalacıydı. Ama biraz farklı bir tarzı vardı. Çırakla, kalfayla falan işi olmazdı. ‘Kent ve malbuş’u’ da yoktu. Patronlarla ve hatta iyice paralı olanlarla oynardı. Taşçılariçi’nin Kağıtçı Ayhan, Ofsetçi İzzet gibi parayla işini bitirmiş işyeri sahipleri O’nun yolunu gözlerlerdi. Sonra kartı beş milyona (çok iyi para) tombala. Gözlü torba kullanmazdı. Kaybettiğinde çamura yatmazdı. Çok güven duyulan, çok sevilen biriydi. Nasılsın diyene cevabı hep aynıydı: “Çankaya, Basmane, Konak. Dolanıp duruyoz işte”
Tombalacı Cemal uzun boyluydu. Hani romanlara ‘esmer vatandaş’ da derler ya, işte tam da öyleydi. Esmerin de esmeriydi. Bir karikatürcüye, mesela bizim Mustafa’ya (Yıldız), “Ezberden bir roman çiz” desen, çizdiği Tombalacı Cemal olurdu.
12 Eylül sonrası Cemal Abi korktu. “Bunlar laftan anlamıyor, başım belaya girmesin.” diyerek tombalacılığı bıraktı. Öyle ya Tepecik’te üç katlı evini yapmış, arabasını almıştı. Tuzu kuruydu ve riske girmeye gerek yoktu. Çekilişçiliğe başladı. Bir sepet balık, bir süt kuzu, radyo ne bileyim, ne bulursa çarşıda dolaştırırdı. Çekilişe katılmak isteyenler cüzi paralarla numara satın alır, akşamüstü yapılacak çekilişi heyecanla beklerlerdi. Çekilişçilikte malı alırken de, satarken de güvenilir olmak gerekirdi.
Bazen teyp gibi pahalı çekilişler birkaç güne yayılırdı. O zaman Malzemeyi Babamın dükkanına bırakırdı. Belki de yanlış anlaşılmasın diye mahallesine götürmek istemiyordu. Polisten ve sıkıyönetimden çok korkardı… çok.
Babam esnafın uyarılarına kulak tıkar O’na ne diğer romanlara her türlü yardımı yapardı.
ÇAYBAŞI KÜÇÜK AMERİKA
Babamın, hatta hepimizin romanları ötekileştirmemesi köyümüzden kaynaklanıyordu. Biz onlara hiç roman demedik. Genel isimleri çingeneydi. Köyümüzde birbirleriyle temasları çok az muhacırlar, göçmenler ve çingeneler farklı mahallelerde yaşarlardı. Dört farklı çingene mahallesi vardı. Hasırcılar, sepetçiler, obalılar ve akateler. Hasırcılar ve sepetçiler; Trakya ve Balkan çingeneleriydi. Çoğunlukla sarışın, kumral ve renkli gözlülerdi. Akatelerin çocuklarının aksine; hasırcıların, sepetçilerin ve obalıların çocukları okula giderlerdi.
Obalılar ayrı bir alemdi. Gençliğinde tanıştığın alevi kültürü ile yaşam biçimleri tamamen aynıydı. Bu nedenle Sosyal antropoloji alan araştırması olarak obalıları seçmiştim. Yaptığım çalışma sonrası kesinlikle anladın ki bizim obalılar “Alevi-Türkmen”. Bunu kendilerine söyleyince “Karıştırma orasını, burasını. Biz obalı çingenesiyiz” diyorlardı.
AKATELER
Ön Asya Tanrıçalarından Hekate’nin yeraltı dünyasını elinde tuttuğunu ve büyücülerle iş birliği yaptığı rivayeti Ön Asya’da ve Yuananistan’da yaygındır. Akate kelimesinin kaynağı Titan Tanrıça olabilir.
Çayın kenarında çadırlar ya da ‘kaliva’larda (çalı çırpı ile yapılıp toprakla sıvanan kulübe) yaşarlar. Köylünün avlu süpürmek gibi emek gerektiren işlerini üstlenir, karşılığında yiyecek alırlardı. Kendilerine özgü isimleri vardı ki hatırlayabildiğim sadece ‘Tafil’ var.
Bizimkilerin en büyük, belki de tek palavrası akatelerin nikahı üzerinedir. Güya gelin sırtında bir çuvalla düğün alanının ortasına gelirmiş ve üç kere “Ekmeğin suyun boynuma çık çuvaldan gir koynuma” dermiş. Ağzı açılan çuvaldan damat çıkar ve nikah tamamlanırmış. “Bu nedenle” derlerdi büyüklerimiz. “Erkekleri çalışmaz kadınlar çalışır, dilenir evin ihtiyacını karşılar.”
Tombalacı Cemal polisten, sıkıyönetimden çok korkardı. Ama korku en büyük mıknatıs, çeker kendine belayı. Bir hafta kadar gelmedi çarşıya. Gelememiş. Gözaltına almışlar. Çekilişe koyduğu teybin faturasını göstermedi diye.
“Çaldın” demişler.
”Çalmadım” demiş.
“Aldığın yeri gösterseydin” dedik.
“Faturasız mal satıyor diye adama ceza yazarlardı” dedi.
“Çok dövdüler” dedi.
“Çok dövdüler, bir haftadır kan işiyorum” dedi.
Sonra hiç gelemedi.
Tombalacı Cemal öldü…


Harika bir yazı olmuş. Söz bizde okurları için geçmişten günümüze göndermeler yaptığınız yazilariniz, günceli kavramamiz konusunda bizlere yardimci olmakta.