MAVİ ve ÇİRKİNDİ. Ve de BİZİMKİLERİ TAŞIYORDU

Üçyol adının nereden geldiğini çoğu kişi yanlış bilir.  Bir üçlü kavşak var, İnönü Caddesi’yle Karabağlar yolunun kesiştiği; şimdiki Üçyol Meydanı. Ama o değil.  Üçyol adını Betonyol ayrımından alır. İnönü Caddesi’nden neredeyse otuz derecelik bir açıyla sapan Betonyol ayrımı Üçyol’un kalbiydi.  Tam ayrımda bir polis noktası bulunurdu. Betonyol İnönü Caddesi’yle Halil Rifat Paşa son duraktaki köprüyü birleştirirdi.

Derdim Üçyol’un adının etimolojisi anlatmak değil. Asıl anlatmak istediğim tam da şimdiki Üçyol Meydan’ı. Meydanın göbeğinde bir çakma bir havuz, deniz tarafında sıralı apartmanlar, diğer yanı; Karabağlar yolu. Yolun bir yanı istinat duvarı.  Aslında istinat duvarları da karşılıklıydı ama yolun karşısını apartmanlar bir yanı yedi bitirdi. Elde kaldı tek duvar.

10-15 metre civarında yüksekliği olan istinat duvarın en üstünde bir adam boyu büyüklükte üstü boyanmış bir yazı. Ne kadar silinse “HALKIN KURTULUŞU ENGELLENEMEZ” sloganı kolaylıkla okunuyor. Bu yazının nasıl yazıldığı, herkesin merakı olmuştu. Öyle ya o yüksekliğe iskelesiz ulaşılamazdı. Herkes çeşitli komplo teorileri yürüttükçe biz için için gülerdik. Laf aramızda yazı tersten yazılmıştı. Yukarıda dört kişi en hafif olanlarını bacaklarından tutarak aşağı sarkıtır, o da yazıyı tersten yazardı. Tereyağdan kıl çeker gibi sessiz, sorunsuz bir gecede bitiverirdi. Sabah herkeste şaşkınlık bizde ve özellikle bizimkinde gurur. Özellikle bizimkinde; çünkü yazının hem mimarı hem ustası O.

Çocukluğumuzda bu cadde yoktu. Hatay Caddesi burada dümdüz ilerlerdi. Karabağlardan devam eden zeytinliklerin bulunduğu alandı. Hatay Caddesi kıyısında, şimdiki havuzun bulunduğu yerde tepenin denize doğru eğimi başlardı. Kurbanlık alanlar, bayramyerleri burada kurulurdu. Baharda uçurtmalar imbatla göğüslerini tam da burada şişirirdi.

Teyzemlerin evi tam da burada deniz tarafında bulunuyordu.  Sucu Niko’ dan metruktu ve ‘mübadil hakkı’ olarak eniştemin ailesine verilmişti. Özenle yapılmış, klasik bir Rum eviydi. Orijinal mimarisinde, evin ortasında büyük bir salon vardı ve her iki yanda ikişer oda bu salona bakıyordu. Salonun zemini harika diyebileceğim, halı deseni gibi motiflere süslü yer karolarıyla bezenmişti. Apartman furyası bu evi de yuttu.

İşte bu apartmanın beşinci katı, caddeye bakan daire.

Evde tuhaf şeyler oluyor. Balkonda yerleşme telaşı. Meydanı en iyi gören iki kişilik yer öncelikle teyzemin ve annemin. Küçük balkonun kalan yerleri ablam ve teyzemin kızları tarafından paylaşılmış.  Gözler dört açılmış, pür dikkat beklemekteler. Kimi, neyi bekliyor acaba? Politikacı olabilir mi? Hayır. Zaten 80’ler ‘netekim’. Sanatçı mı? Kral mı? İmparator mu? Son model otomobil mi? Uçak mı? Uzay aracı mı?

Hayır. Hayır. Hayır.  Hiçbiri…

Cezaevi arabası görünüyor uzaktan.  Hani kamyondan bozma. Mavi, ama mavinin en sevimsizi. Böyle güzel bir renk bu kadar kötü hale getirilebilir. Şoför mahallinin her iki kapısında da ‘resmi hizmete mahsustur’ yazıyor. Sanki başka işte kullanılabilirmiş gibi. Kamyon kasası tamamen kapalı, demir bir kutu sanki. Tavana yakın demir parmaklıklı küçücük pencereler var.

Balkonda gözler daha bir dikkatli. Hiç bir detayı kaçırmamaya odaklanmış. Teyzem, yüzünde hiçbir ifade değişikliği olmaksızın dudaklarını hızlı hızlı hareket ettirerek dua okuyor. Diğerleri de tek bir dilek etrafında birleşmiş. Üçyol’da kırmızı ışık yansın. Yansın ki daha iyi görebilsinler.

Mahkemeye gidip gelmek önemli elbette ama bizimki için daha bir başka. O ezbere bildiği yollarda kamyonun Üçyol’a yaklaştığını kolaylıkla anlar. Arkadaşlarının da desteği ile cezaevi arabasının sol tarafına biner. Araba Üçyol’a yaklaştıkça heyecan artar. Acaba kırmızı ışık yanacak mıdır?  Araba otuz saniye olsun duracak mıdır? Durmasa da olur. Çünkü o keskin virajda araba nasıl olsa yavaşlayacak ama durursa kaymaklı kadayıf…

“Arka pencerede. Arka pencereye bakın..” diye bağırır gençlerden biri balkonda. Ve bir kakafoni başlar: Hani?… Bak.. Gördün mü?… Sözleri birbirine karışır.

Ve bir el, bileğe kadar küçücük havalandırma penceresinden zar zor dışarı çıkmış.

Kırmızı ışık yanmışsa otuz, kırk saniye; yanmazsa üç, beş saniye sürecek bakış…

Bizimki; halini anlatacak bir yol bulduğu için mutlu. Arabanın içi umut dolu.  “Her şeye rağmen varız, ölmedik, yaşıyoruz.”

“Gördüm, iyi” diyor Teyzem usulca. “Baya da iyi” diyor bir diğeri. “İyi”,””iyi”…

Araba Bayramyeri’ne yönelip, arka plakası görününce; yüreklerdeki feryat ağızlardan dökülüyor. Sanırsınız cenaze evi. Umutsuzca içeri giriliyor.

Önceden çok iyi ayarlanmış bu randevunun tarafları yine de çok şanslı oldukları da biliyorlardı.

Öyle bir günlerdi ki:

Çoğu aile çocuklarının (ve yakınlarının) yaşayıp yaşamadığını aylar yıllar boyunca bilemedi.

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir