Sanırım 60’lı yılların ikinci yarısı. Burası Manisa’nın Alibeyli Köyü. Çocukluk yıllarımın en güzel geçtiği, oyunların en kralının oynadığı, bağ- bahçede yetişen en iyi meyvenin- sebzenin bizden sorulduğu yıllardı. İnciri, çağla bademi, eriği, kuzukulağını, muşmulayı, ahlatı, vişneyi, üzümü, iğdeyi, narı, dutu, kavunu, karpuzu say sayabildiğin kadar yenilebilecek her şeyi dalından koparıp, mideye indirdiğimiz yıllardı.
Arılar en iyi balı peteklerinde yapabilmek, bize tattırabilmek için yarışırlardı. Annem her sabah sarı kızımızdan sağdığı sütü hemen odun ateşinde ısıtırdı, içine ekmek doğrar, yerdik.
Tarhanamızı, bulgurumuzu, yufkamızı, eriştemizi kendimiz yapardık. Yine kışlık kuru fasulye, nohut, mercimek, börülce kendi tarlamızda yetişirdi. Kilolarca kuru soğan, sarımsak, atkuyruğu gibi sarılır tavana asılırdı. Biber, patlıcan, bamya kışlık kurtulur, salçalar bidonlara doldurulurdu. En iyi zeytin ve zeytin yağı bizim oralarda yetişir.
Arkadaşlıklar, dostluklar, komşular muhteşemdi.
Ülkemizde yaşayan tüm canlılar yanı başımızdaydı. Kediler, köpekler, at, eşek, inek, kümes hayvanları, koyunlarımız, keçilerimiz vardı. Kanadı kırık olduğu için iyileştirip, besleyip, salıverdiğimiz kartalımız. Yuvasından atılan (düşen) Leyleğimiz. Hepsini de evimizde bakıp, büyütmüştük. Bunlar hep bizim evin misafirleri olmuşlardı. Kırlara çıktığınızda her an karşımıza bir yılan, kaplumbağa, sincap, tilki, domuz, kertenkele, kırkayak çıkabilirdi.
Her yıl yaz aylarında kırlangıçlar gelir, evimizin çatısına çamurdan yaptığı yuvasını tamir eder, yeni yavrularını büyütene kadar bizlerle birlikte olur, sonra göç eder giderdi. Kernenez Kuşları da her yıl tavan arasındaki yerlerini alırdı.
Tarlamızda bir ağacın kovuğuna, bir yıl baykuş, diğer bir yıl da gökçe karga dediğimiz bir kuş gelir yuva yapardı. Bu sıra asla şaşmazdı, birbirlerine saygısızlık yapmazlardı. Onlarda yavrularını büyütüp çekip, giderlerdi.
Fotoğraf da ki kıyafetimden anlaşıldığı gibi çizgi roman hastasıydım. Onlar gibi giyinmeye çalışırdım. Zagor nasıl “Ahyaaak” çekiyor duysa, bende öyle bağırırdım. Çelik Bilek gibi “vay canına” ağzımdan düşmezdi. Kaptan Swing’in köpeğinin ismi “Puik”se benimki de aynıydı. Tommiks, albayın kızı Suzi’ye aşık olduğu için benimde ilk aşkım ona benziyordu. Red Kit’in Düldülü gibi bizim atımızı da çok konuşturmak istedim ama başaramadım:)
Akbaba Mizah Dergisi, günlük gazeteler hiç elimden düşmezdi. Daha sonra Hüseyin Rahmi, Reşat Nuri’nin romanlarına başladım. Biliyorum o çocukluk yıllarım bir daha geri gelmeyecek. Ama bunları yaşadığım için de kendimi çok şanslı buluyorum.
Bu karede; ablam, kardeşim, komşumuzun kızı, 50 yıl kadar önce köyde çekilmiş bir fotoğrafımız.


