Günaydın!
Bayram telaşı, coşkusu, tatlı yorgunluğu dün bitti… diyeceğim de…
Sahi neydi onlar?
Nasıl bir şeydi?
Bayramda evlerde hapistik biliyorsunuz.
Ve sağ olsun yüce gönüllü devletimiz “bizim vergilerimizle yaptığı” devletin paralı yollarını, köprülerini adam başı 3.100 TL ödemeyi göze alan “uyanıklara, fırsat düşkünlerine” bedava yapmıştı.
Ailecek bu fırsattan yararlanalım diye düşündük, parayı denkleştiremedik…
Bir başka “özgürlük-yasak el ele, topluca delirmeye” kampanyasına inşallah!..
Bayram geride kaldı. Kapımızı bir tek su dağıtıcısı çocuk çaldı, o da biz bayramın son günü bir damacana su söyledik diye. Yoksa aklına geleceği yok hayırsızın.
Alelacele kapıdan kaçmaya kalktı ama bağıra çağıra merdivenden çevirip çikolata ikram ettik.
Ne olur ne olmaz diye küçük bir kutu çikolata almıştık.
İçinden dört tane eksildi şimdiye kadar.
Üçünü ben yedim.
xxxxx
Şimdi balkondayım.
Sabah 10.00
Gökyüzü kurşuni bir örtüyle kaplanmış durumda şu anda.
Ne bir kuş sesi ne horoz sesi…
Sadece su sesi…
Bir de çapraz üst komşumuzun balkonundaki leylek biçimindeki rüzgâr çanının arada şıngırtıları…
Arada çok uzaklardan, kibarca, ürkütmeden kulağıma misafir olan gök gürültüsü…
Yağmur bir hızlanıp bir hafifleyerek ama sürekli yağmakta.
Bahçenin ardındaki yoldan, bir otomobil, tekerlekleriyle suyu yararak geçti şimdi.
Ötelerden bir korna sesi de duyuldu.
Yağmur coştu.
Ağaçların yaprakları üstlerindeki ıslaklık ve damlacıklarla pırıl pırıl!..
Kuşlarım!… Kuşlarım inşallah sığınacak bir yerler bulmuştur.
Maşallah, kışın yağmadı böyle coşkulu ve seri!..
Ayten okuyunca diyecek ki: “Yağmaz olur mu hiç! Sen her şeyi unutuyorsun, abartıyorsun!..”
Of ki of! Şu anda balkonda durmanın şartları ortadan kalktı, içeri kaçıyorum!
Öyle bir yağmur ki!… “Hayır Ayten, böyle yağmamıştı kışın. Ben bunak değilim.” diyorum içimden, içeri kaçarken…

