İLMİN VE KÜLTÜRÜN MABEDİ; AYASOFYA
Ayasofya; kutsal bilgelik anlamına geliyor. Ortodoks Hıristiyan inancına göre kutsal bilgelik Tanrının özelliklerinden birisidir. İlahi güçle birlikte bilgiye ve bilgeliğe gönderme yapılmış. Jünstinyen tarafından 532-537 yılları arasında yaptırılmış. Mimarları aynı zamanda bir fizikçi olan Miletli İsidoros ile bir matematikçi olan Trallesli (aydın civarı antik bir kent) Anthemiustur. Bir kilise olarak imar edilmiş olan bu yapı döneminin en ihtişamlı yapısıdır.
Önemli özelliklerinden birisi;
- Yerden 55.metre yükseklikteki 31.metre çapındaki kubbesidir.
- Bir diğer özelliği; Mısırdaki güneş tapınağından, Efes’teki Artemis tapınağından, Lübnan’daki Baalbek tapınağından getirilmiş sütun ve taşlarla inşa edilmiş olmasıdır. Devşirme malzeme kullanılması bir yerde kiliseye enternasyonal bir hava vermiştir.
- Ayrıca bu kadar büyük bir inşaatın beş yıl gibi kısa bir sürede bitirilmesi ve o devasa kubbenin ayakta tutulması amacıyla kubbeye geçişte uygulanan yeni mimari teknikler vs. de diğer önemli özellikleri arasında sayılabilir.
Tarihte bütün monark’ lar iktidarlarını vurgulamak amacıyla iki şeye başvurmuşlardır.
- Birincisi sikke kestirmek, ikincisi eser bırakmak.
Bu nedenle hükümdarlar her zaman kendilerinden önce yapılmış olanları gölgede bırakacak yeni eserlere yönelmişlerdir. Ayasofya’da İmparator Jünstinyen’in (Jünstinyanus) böyle bir çabasının sonucudur. Beş yıl içerisinde kiliseyi tamamlayınca “..ey Süleyman seni geçtim.”diye övündüğü rivayet edilir. Geçmekle sevindiği Süleyman tapınağı ise Mö:964-957 yıllarında Hz. Süleyman’ın Kudüs’te yaptırdığı Süleyman tapınağıdır. Günümüzde bu tapınağın yerinde Kubbet-Üs Sahra olarak bildiğimiz, Emeviler tarafından yaptırılmış olan İslam Mabedi bulunur. Süleyman Tapınağından kalan tek kalıntı; yine aynı yerdeki Musevilere ait “ Ağlama duvarı”dır.
Günümüzde olduğu gibi tarihte de savaşların bir yüzü dini motiflerle süslenmiş ve hükümdarlar bunu hakimiyetlerinin bir dayanağı ve meşruiyeti haline getirmişlerdir. Dolayısı ile Fethedilen ülkelerdeki büyük mabetler fatihler tarafından kendi dinlerinin ibadethanesi haline getirilmiştir. (Aynı fatihler bir ne kadar hoş görülü olduklarını vurgulamaktan da geri kalmamışlardır). Roma’da bir pagan tapınağı olan Pantheon’un bir Katolik kilisesine çevrilmesi gibi, Ayasofya’da Egemen devletler değiştikçe inanç değişikliğine uğratılmıştır. Altıncı yüz yıl’da bir Ortodoks kilisesi olarak yapılmış olan bina,1204’de İstanbul’un Haçlılar tarafından ele geçirilmesiyle bir Katolik kiliseye dönüştürülmüş ve o dönem kilisenin pek çok maddi ve manevi değer içeren parçaları ve emanetleri Haçlılar tarafından yağmalanarak Roma’ya taşınmıştır.
İstanbul’ Kuşatmasının son anlarında Ayasofya;
- Tehlikenin yaklaştığını anlayan Rum’ların karılarını kızlarını, servetlerini yanlarına alarak sığındıkları son mekan oldu. Rahipler, rahibeler, yaşlılar son enerjilerini kullandılar ve Ayasofya’nın geniş kubbesinin dokunulmazlığına sığınarak kendilerini kurtaracak Kutsal Bakire’nin gelmesini beklediler.
- Fakat bu kutsal mekanın kapısından Kutsal Bakire değil, yeniçerilerin ve komutanlarının arasında Fatih Sultan Mehmet girdi. (Sanıldığı gibi atın üzerinde değil yürüyerek içeri girmiştir). Şehrin her tarafı kan kırmızıya boyanmışken, Ayasofya’nın zeminine tek bir damla kan düşmedi. İçerdekiler, Fatihleri benimseyerek boyun eğdiler. Kilise, Fatih Sultan Mehmet’in kıldığı namazla birlikte camiye çevrildi.
- Ortaçağ’da bunun gibi değişiklikler dönemin koşulları dikkate alındığında anlaşılabilir uygulamalardır. Dolayısı ile kilisenin camiye çevrilmesi; hem bir ibadethane ihtiyacını karşılamak hem de iktidarın meşruiyetini güçlendirmek açısından gerekli görülmüştür. Ama her şeye rağmen; kilise camiye dönüştürüldükten sonra Osmanlı sultanı Fatih Sultan Mehmet’in gösterdiği hoşgörüyle mozaiklerinden insan figürleri içeren süslemelere dokunulmamış, yalnızca ince bir sıvayla kaplanmıştır. (İçermeyenlerse olduğu gibi bırakılmıştır), Yüzyıllarca sıva altında kalan mozaikler, bu sayede doğal ve yapay tahribattan kurtulabilmiştir. Yani, düşman görülen bir dini anlayışı temsil etmesine rağmen, Meleklerin tasvirleri ve diğer ritüelleri canlandıran süslemeler korunmuştur.
Dört yüz seksen bir yıl cami olarak kullanılan, Padişahların cuma namazlarını kıldıkları, üç Osmanlı padişahının türbesinin bulunduğu (II.Selim, III.Murat ve III.Mehmet) Ayasofya, 1934 tarihinde bakanlar kurulu kararı ile “..ilim mabedi “ olması düşüncesiyle müzeye çevrilir. Müzeye çevrilmesinde dönemin Milli eğitim bakanı, İstanbul müzeler müdürü, Topkapı müzesi müdürü gibi dönemin bilim ve kültür adamlarının çalışmaları ve raporları önemli rol oynamıştır.
- Atatürk getirilen teklifi yalnızca onaylamıştır
- Alınan bu kararı dış politikada “verilen bir taviz”, Atatürk’ün Nobel’ ödülüne aday gösterilmesine bir karşılık olarak değerlendiren yaklaşımlar mevcuttur. Fakat bu yaklaşımların gerçeği yansıttığı söylenemez.
– Çünkü; Bu dönemde;İç politikada “Dini kisvelerin günlük yaşamda giyilmesinin yasaklanması” “Türkçe ezan” gibi Laikliğe yönelik radikal değişiklikler yaşanmaktaydı. Dış politikada ise; Mussoluni’ den sonra, Hitler de işbaşına gelmiş ve Dünyada savaş rüzgarları esmeye başlamıştı. Bunlara bağlı olarak Türkiye batısında ve doğusunda birer güvenlik kuşağı oluşturmaya çalışıyordu. Bunun sonucunda; Yunanistan ile 1930’larda başlayan dostluk ilişkileri genişletilerek “Balkan antantı” imzalanmıştı. Bunlara paralel olarak, Ayasofya gibi bir kültür mirasının yeniden bilimin, tarihin ve kültürün hizmetine verilmesi dönemin ruhuna uygun bir gelişmedir. Bunun dışında; milletleri birbirine yaklaştıracak, Tarih ve kültür hayatında yeni bir soluk olabilecek bu uygulama modern Türkiye’nin tanıtımı açısından da olumlu bir etki yapmış olabilir.
İstanbul; tarih öncesinden günümüze birçok kültürün yeşerdiği, Tarihin önemli izlerini taşıyan bir coğrafyadır. Gerek bulunan tarihi eserler, gerekse günümüze gelmiş kültürel izlerin her biri büyük bir zenginliktir. Bu zenginliğin içinde yaşamak,entelektüel bir derinlikle birlikte kütürel bir sorumluluk da getirmektedir. Çok kültürlü kentlerin ve anıtların kimliklerine saygı göstermek ve yaşatmak bu sorumluluğun bir gereğidir.
- Tüm dünyada kültür mirasına erişim hakkı, hoşgörü, kültürlere saygı yaygınlaşmaktadır. İstanbul’da da hoşgörünün simgesi, çok kültürlülüğün önemli bir işareti olan Ayasofya’nın bu özelliklerine uygun olarak, Tarihe, kültüre, hoşgörüye ve insanlar arasındaki kardeşliğe hizmet eden bir” ilim ve kültür mabedi” olarak kalması daha çağdaş ve geleceğe yönelik bir uygulamadır hiç şüphesiz..
HAZİRAN-2020
ÖKTEMİŞ ERDOĞAN

