Zulmünü insanlıktan esirgemeyen, eli kızgın maşalı hayatın; hepimize bir şekilde uzayan ellerinden, hayallerimizi tutsak etmesinden, ağudan beter zalimliğinden çok çektik cümleten.
(Covıd-19) yani şu bizim korona yasaklarının baygınlık verdiği şu karbon arası günlerde, başkalarından neyimiz eksik ki diyerek, çıkmamız lazım kendi kürsülerimize, ”kendimize sesleniş” konuşması yapmamız lazım bizimde…
Öncelikle, dallarımızı budamalı, sulamalı arada diplerini eşelemeli ki, gün gelir de düşeyazarsak, o dallardan hiç değilse birine tutunmanın muhteşem keyfini sürebilmek için.
Hayat güzergahında yol alırken, çalı-çırpı, moloz-domuz, yokuş-viraj bunca keşmekeş, bunca debdebe arasında bir türlü düze çıkamayıp, derince bir melankoli vaha’sına düşmek kaçınılmaz olur hep.
…
En altta ”elvan elvan’‘ duranların, sere serpe üste çıkıvermesi ile, kapımızdan hiç eksik olmaz ‘derin mutsuzluk’.
Sonra, malum olduğu üzere, koşar adım çilingire gitmeler, önce oda kapısına, sonra da ruhun kapısına esaslı bir asma kilit alıp takmalar, illa ki gözler kararana dek, gölgemizin dibinden hiçbir yere kıpırdamamalar. O gölge ”mahal” de serinlemeye çalışırken de, biçare zihnimizde şöyle yavaştan yol almalar:
…
Ne zamandır, kalbimin delinişini izliyor ve hiç bir şey yapamıyordum. Bütün acımasızlığı ile üzerime geliyordu hayat hiçbir şey anlamıyordum. Karanlık bir suya atılmıştım, naralar atmalıydım. Atamıyordum.
Yürüyordum, neredeyse mayınsız tek bir adımı bile olmayan koca bir tarlada. Soluksuz ve hareketsiz kalmak en doğrusuydu bu durumda. Öyle yapıyordum.
…
İçimde, çok derinlerde, kimsenin bilmediği, bilse bile ulaşamayacağı uzaklıkta bir şehir vardı ve ben, o şehrin merkezinde (tam da kuşlara yem atılan yerinde) pusuya yatmış öylece duruyordum.
Felaket denecek kadar büyük bir boşluktu bu. Bu boşluk nerede boşaldı tekrar nasıl dolardı hiç bilmiyordum. Bu halime hapsolmuştum, bütün çıkışlarım kapalıydı.
Keşke dev bir sünger gelse de beni emse diyordum.
Gönül hanem ne bedbahttı.
Bir batağa, balçıktan bir göle gömülüyüm sanki.
Diyorum ki bazen, işi çıksa, sabaha doğmasa güneş! Ya da ölüverse! O’nun aydınlığında, beni kimse görmese, göremese…
Çünkü; bu kötü halim cilalanacak o parlayınca, ne fena!
…
Sanki, derin bir denizde minik bir sandalmışım da sağa sola yalpalıyormuşum, en kötüsü ‘kara’ görünmüyormuş. Ya da büyük ve sımsıkı örülmüş bir ağa yakalanmış, içinde kalakalmışım. Hiçbir yerinden başımı çıkaracak kadar bile olsa yırtığı yokmuş.
Bir boşluğa dikip gözlerimi, derin derin bakıyorum öylesine. Nerede bulurum kopmuş parçalarımı? Hadi buldum diyelim toplarken ya ellerime batarlar da kanatırlarsa. Öyle çoktular ki, hepsi bendim.
Zavallı bir sefil gibi ortalıkta kalmıştım…
…
Düşüncelerim, duygularım beynimin içinde savaşıyordu, bazen aralarından biri zıpkın gibi öne fırlıyordu diğerlerini geçip. Karmakarışıktı her şey. Ne yapsam sakinleşemiyordum. Bir büyük kazan, altında harlı bir ateş yanıyordu hiç durmadan.
Dumanları içimi kaplıyor, fokurtusu kulaklarımı zonklatıyordu. İçimdeki volkan fersah fersah güçlüydü benden. Kayboluyordum kendimde.
Ah tanrım! Bir küreğe toplanmış süprüntüydüm, işe yaramaz, karışık, sessiz, toz kokan.
Her yanım griye boyanmıştı.
Bütün bu üst üste gelenler, duyduklarım gördüklerim biriktirdiklerim bana, sanki bir felaket ağacı var da durmaksızın meyveleniyor hissini veriyordu. Kule yaptığım oyun küplerim tek tek devriliyordu.
Kuma gömülüyordum adeta, bütün bedenim sızlıyordu.
Bu hal’im resmen bir çöküştü!
Tam da ah anne! dindir acımı, beni göğsünde uyut! madundaydım.
Bu koyu melankoli, cibinlik gibi örtülmüştü üzerime, çıkmak için çırpınıyordum, kulaklarımda kendi çığlığım…
…
Umutsuzluklarımdan dağ yapıp en yükseğinde oturduğum günlerin birinde, aniden büyüsü heybetli bir hale beliriverdi. Onun etkisi ile, alev topuna dönüşmüştüm birden. Bu yakıcı sıcak, kalın kabuğumu eritecek miydi yoksa?
Bütün bu kabusu çıra gibi tutuşturacak mıydı?
Omzumda, ruhumda, hafızamda ne kadar yük varsa ateşler içinde yansa ve kül olsa keşke…
Ne şaşaalı bir şölen olurdu tanrım! İçimin kutsal topraklarındaki o uzak şehirde, pür neşe olsa her yan…
…
O büyüsü heybetli hale, içine düştüğüm melankoli vahasına uzattığı eli ile yakalayıverdi elimi ve usulca eğildi kulağıma: ”Yeter dövdüğün kendini, toparlan gidiyoruz’‘!…
Yeter bunca eziyet, griye hakaret…
Her veda gridir aslında ammmmaaaaaaaa… Siyaha yakınlığı batışa, beyaza yakınlığı doğuşa delalet…
Uyan, silkin, yıkan, arın! Buz gibi sularda kendine gel, geçip aynanın karşısına dik gözlerini gözbebeklerine ve veda et siyahlarına.
Ne kurur yaraların çarçabuk ne birden bitiverir dertler, onlar durakoyacak bir yanda hep ve zaman onları eritecek.
Sen, vakit geç olmadan grinin beyaz yakasına atmalısın kendini, sonra da dağılan bozulan her yere çeki düzen vermelisin yavaştan. Kapıları aralayıp panjurları aç ki havalansın ortalık.
Bedeninden uzayan hangi dalsa eline gelen, ona sımsıkı tutunmalısın. Nasıl olsa hepsi senden.
Sonra o dallara tutunup kendine yeniden doğmanın muhteşem hazzına varmalısın…
Tamam düştün, dibe çöktün.
Şimdi vur topuğu!…
…
beyhan duran

