Çocuktum, 68-69 yıllarıydı ilk Alaçatı ile tanıştığımızda. O yıllarda İzmir’in sıcak yaz günlerinde serinlemek için hemen her pazar bir komşumuzun kamyonu ile denize giderdik. Cümbür cemaat, tüm mahalle ile birlikte. Evde önceden kızartmalar, köfteler hazırlanır, su damacanaları yedeklenirdi. Kamyon kasasına serilen kilimler, denize gelince hemen bir ağacın altına yayılırdı. Alaçatıda deniz soğuktu, çocuk, yetişkin herkes pek fazla denizde kalamazdı, sıcaklayan şöyle bir suya girer çıkardı. Sonraları Boyalık Plajının karşısındaki ağaçlık alanı tercih etmeye başlamıştık. Deniz suyu sıcaklığı burada çok daha iyiydi.
Öteden beri Yarımada’nın su sorunu vardı. Urla ve çevresinde sıklaşan ormanlar Çeşme, Karaburun ve Seferihisar’a o kadar cömert davranmamıştı. O zümrüt yeşili doğa özellikle yaz aylarında güneşin kavurucu sıcaklığıyla sarı renge boyanıyordu. Yarımada’nın cennet koyları eminim dünyanın sayılı güzel yerlerindendir. Urla da sevgililerin yeri olan Aşıklar Çeşmesi, bir dönem Türk Sinemasının gözde film seti olan Nebioğlu oteli, balık mezatı ve pişiricileriyle İskele, yazlıkçılarıyla Çeşmealtı, denizin iyot kokulu Özbek Köyü. Seferisar’ın değişmez ünlüsü mandalina, cennet kumsalı, mavi bayraklı plajı ile çocukluğumuzun güzelliği, anılar demeti Ürkmez, tarihten gelen ses Kaleiçi, iki küçük balık lokantası ile Sığacık, sessiz güzel Orhanlı köyü, demli bir bardak çayın keyfi ile huzur köşesi olan Seferihisar meydan parkı. Karaburun eşsiz hurma zeytini, mis kokulu nergisi, nefis enginarı ile gelir aklımıza. Benzersiz Mordoğan, Manal, Bodrum koylarında sıcak yaz günlerinde serinlemek gibisi var mıydı? Doğal harikalar, Saip, Ambarseki, Bozköy köyleri, denizcilerin dostu Sarpıncık feneri. Çeşmede nefes almak ne kadar güzeldi. Alaçatı Çark Plajı, Memet Koyu, Piyade Kumluğu, Ilıca plajı, Yıldız Burnu, Sakız tipi Rum evleri ve balığın hasının diyarı Ildırı, Germiyan köyleri.
Yarımada da geçmişin şöhretli lezzet duraklarından, Çeşme Ilıcanın hemen köşesinde Kumrucu Şevki’nin büfesi. Tuzunu az, domatesini bolca koy dediğimde ‘geç kendin yap’ deyişi, sonrasında hep kumrumu orada kendim yapmıştım. Tokmak Hasan lokantası, Tepekahve kahvaltısı, Seferihisar Merkez lokantası, Sığacık Deniz restoran, Urla Merkez Lokantası, Çeşmealtı Kaptanoğlu, Balıklıova Garibin Yeri sayılabilir. Karaburun da o yıllarda iskelede birkaç küçük balık lokantası vardı yalnızca.
Bu mevsimde başlardı, yemyeşil yol kenarlarında, tarlalarda ot toplama günleri. Ebegümeci, ısırgan, turpotu, şevketibostan, arapsaçı, kapari çiçeği sabahtan akşama dek toplanırdı. Neler yapılmazdı ki bu otlarla? Börekler, gözlemeler, zeytinyağlı, etli yemekler, salatalar, hele o üzerine yerel zeytinyağı ve limon suyu ile yapılmış sarımsaklı soslu ot haşlamaları, tadına doyulmazdı.
70-80 li yıllarda doya doya yaşadık o güzellikleri, o güzelim günlerde. İzmir büyüyen nüfus ile büyük göç aldı, şu 40 yıl içerisinde, özellikle de son birkaç yıldır göç artarak sürüyor. Ülkemiz insanlarının tercihi hep yarımada bölgesi oluyor. Bu hız fiyatların çok fazla artmasına, hatta fahiş bir hale gelmesine rağmen uzun yıllar süreceğe benziyor.
Yarımada tarihinde üzerinde yaşayan uygarlıkların izlerini taşıyor, zengin kültür mirasını barındırıyor. Antik Çağ’da İyonlardan sonra; Lidyalılar, Persler, Makedonyalılar, Pergamon Krallığı, Romalılar, Bizanslılar bu coğrafyada yaşamışlar. Sonrasında Türk halkına komşu olan Rumlara ev sahipliği yapmış, ta ki büyük mübadeleye kadar. Şimdi biraz bu doğal ve kültürel zenginlik nedeniyle, biraz hoşgörülü insanıyla, biraz iklimiyle insanları kendine çekmeyi bakır-taş devrinden bu yana sürdürüyor Yarımada.
Buraya kadar tamam görünüyor, herşey insan için. Ama doğayla dost olmak koşuluyla. Çevreye zarar vermemek kuralıyla geçerli İnsanın egemenliği.
Türkiye’nin en değerli rüzgar nehirleri bu bölgeden geçiyor, bunu biliyoruz, ama bu kadar çok sayıda yapılan vın vın vınlayan rüzgar türbini, Çeşme de geçtiğimiz hafta yaşanan hortum ve sonrasında oluşan zararın sorumlusu olabilir mi? Birkaç ay önce İzmir depreminde büyük yara alan ve tsunami oluşan Sığacık ta, suların Kaleiçi sokaklarında nehir yapmasının sebebi hemen önüne kondurulan marina olabilir mi? Seferihisar da pırıl pırıl bir deniz varken bir anda bulanan suyun nedeni vahşice büyüklüğe ulaşan balık çiftlikleri olabilir mi? Karaburun çiftçisi verimsizleşen topraklarının başında durup bakakalırken sebep yine o tepelerindeki Res ler olabilir mi? Tüm bunlar olup biterken, birde imar yetkisi sessiz sedasız yerel belediyeden alınıp Çevre Şehircilik Bakanlığına verildi. Üstelik doğal sit alanlarında da
yapılaşmaya açılmak üzere çalışma başlatıldı. İki katın üzerinde yapılaşma olmayan yerlerde çok katlı yapılar yükselmeye başladı. Doğa geri döndürülemez ve onmaz büyüklükte yaralar aldı ve almaya devam ediyor.
Böylesine önemli ve büyük mirası şimdiye kadarki nesiller yaşadı. Yeni kuşak bunları bilmeyecek, görmeyecek. Yapay birkaç eğlence merkezi, plaj ve yeme içme mekanından ibaret bilecekler o kadim coğrafyayı. Yakın zamana kadar yaz aylarında organize edilen ve binlerce okurun ziyaret ettiği kitap günleri, kültür etkinlikleri de artık yok, yapılmıyor. Belediyelerin organize ettiği şarkılı türkülü birkaç gün festival diye adlandırılıyor günümüzde.
Yıllar geçse de aklımda kalan; mandalina, limon, zeytin, zeytinyağı, enginar ve nergisin tatları, kokuları olacak. Masmavi suların serinliğini hatırlayacağım. Ildırı daki balığın tadını unatmayacağım.
Çabuk tükettik bin yıllardır aktarılan dünya mirasımızı. Rantınız batsın.

