Güngör Kırkaya Deveci
Bugün efkarlıyım,
Açmasın güller.
Yiğidimden,
Kara haber verdiler.
Güzel mi güzel bir bahar akşamı. Aylardan Mayıs. Bahar mevsiminin en güzel ayı. Ilık bir rüzgar hafif hafif insanın yanaklarını okşuyor sanki.
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin. Çiçekler açmış dört bir yanda. Gelincikler, papatyalar, Sümbüller. Havada aşk kokusu, sevda kokusu var. İnsanın yüreği pır pır uçacakmış gibi çarpıyor. Aşkın mevsimi bahar. Hani bir söz vardır. “Geldi bahar ayları, gevşedi gönül yayları. “diye. Tam da öyle.
Eee malum bahar, malum özlem, malum kırkikindi yağmurları zulada. Zaten bir sevdaydı yaşamamız. Kavganın ve aşkın iç içe yaşandığı bir koca sevda. Yüzlerce Anadolu gencinin sarmaş dolaş olduğu sevda.
Gecenin en koyu karanlığında beklemek, hem de kocaman, karanlık beklemek. Kimliksiz, dayanılmaz, katlanılmaz beklemek. Ölüm gibi bir şey. İşte bu zifiri karanlıkta böyle bekleyen üç Fidan vardı. Kör karanlık, o lanet olası hücrelerde. Belki de hiç olmayacak sabahı bekliyorlardı. Türküler, marşlar söyleyerek. Umut vardı. Hep var olacaktı. Umutları tutuklayamadılar.
Gece ağır, gece karanlık, gecenin en koyu zamanı. Güneş, bekliyordu doğmak için. Sonra ansızın bir fırtına, bir boran koptu. Delicesine esiyordu rüzgar, her yeri yıkıp geçercesine. Vuu vuu sesinden başka ses duyulmuyordu. Uluyordu rüzgar tüm sesleri silercesine.
Sabaha ramak kalmıştı. Birdenbire bir çırpınış sesi, karanlıkları yırtarcasına sardı ortalığı. Duvarın çıkıntısında düşmemek için kanat çırpıyordu bir güvercin. Herkes birden ürperdi. O seste neydi öyle? Yüzleri sapsarı baktılar çevreye. Korkaktılar, acizdiler. Bir kuşun kanadı bile onları korkutmuştu. Hainliklerini biliyorlardı çünkü. Oysa bir güvercindi çırpınan.
Sonra birdenbire fırtına durdu. Kurtlar gibi uğuldayan rüzgar sustu. Sustu gece. En koyu, en karanlık yerinde sustu…
Güneş durdu doğmadı. Kuşlar sustu, uçmadı.
Şimdi gökyüzünde sesler yankılanıyordu. Kulakları yırtarcasına.
“Yaşasın tam bağımsız Türkiye. Yaşasın Türk ve Kürt halklarının devrimci bağımsızlık mücadelesi. Kahrolsun Emperyal ……..”
Sustu dağlar, sustu gökyüzü…
Oh bitti dediler. Tam derin bir nefes almak üzereydiler ki bir ses daha yükseldi derinlerden.
“Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu uğrunda şerefimle bir defa ölüyorum. Sizler,bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz. Biz halkımızın hizmetindeyiz. Sizler Amerika’nın hizmetindesiniz.
Yaşasın devrimciler. Kahrolsun fa…”
Yine durdu zaman. Sözcükler tamamlanamıyordu bir türlü. Her yer sus pus olmuş, geceyi dinliyordu canlar. Güvercinler delicesine çırpınıyorlardı hala. Uçamıyorlardı. Gidemiyorlardı bir türlü. Alıcı kuşlar gibi gecenin karanlığını delmek istercesine çırpınıyor, dönüp duruyorlardı gökyüzünde.
Rüzgar hala uluyordu vuu vuu tüm sesleri bastırmak istercesine. Susmuyordu sesler. Biri susuyor, diğeri başlıyordu.
“Ben hiçbir kişisel çıkar gözetmeden ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için savaştım. Bu ana kadar bu bayrağı şerefle taşıdım. Bundan böyle bu bayrağı Türk halkına emanet ediyorum. Yaşasın işçiler, köylüler.
Yaşasın devrimciler. Kahrolsun faşizm…”
Fırtına çıldırdı. Rüzgar kudurdu. Güvercinler yoruldu kanat çırpmaktan. Sonra üç dal, üç Fidan kırıldı, koparıldı kökünden. Süzüle süzüle düştüler toprağa. Sesler yankılandı gecenin zifiri karanlığında. Yankılandı, yankılandı, yankılandı taaa gökyüzüne kadar…
Irmak olup aktılar gökyüzüne doğru.
Belki bu yüzdendir ırmaklarımızın, akarsularımızın kuruması. Belki bu yüzdendir dağlarımızın orta yerinden çatır çatır çatlayıp darmadağın olması. Belki bu yüzdendir ağaçlarımızın sökülüp atılması. Doğanın isyanıdır ağlamasıdır belki üç fidana.
Peki kim durduracak bu talanı kim? Nerede Denizler? Nerede Yusuflar? Hüseyinler nerede? O koca yürekler olsaydı, dağlar gülerdi. O güzel çiçekleriyle. Erikler çiçek açardı tüm haşmetiyle. Akardı Anadolu’da ırmaklar, yaşanılası bir yer olurdu yurdum.
Kan gölüne döndü Anadolu. Çocuklarına ağlamakta yıllardır.
Hele bir ana vardı ki!.. Uzaklarda bir ana dostlar. Boğazına bir şey olmuş, yutkunamıyor, konuşamıyordu. Sustu. Bu öyle bir susuştuki, gözyaşları dondu, sözcükler dondu geldi yüreğine oturdu. Demir bir yumruk gibi. Taş gibi. Koca bir dağ oturdu yüreğine. Bu öyle taşınır cinsten değildi.
Sustu. Susuşunda isyanlar büyüyordu. Yüreği kor ateşlerde yandı, yandı kül oldu. Gülmeyi, konuşmayı unuttu yıllarca. Türkülere verdi kendini.
Sonra bir gün sürekli türküler dinlediği radyosundan bir türkü yükseldi. O’nu anlatıyordu. Yüreğinden taşmış, dökülmüş türkü olmuş söyleniyordu sanki.
“Yüce dağ başında yanar bir ışık,
Düşmüşüm derdine, olmuşum aşık.
Ağ buğday benizli Zülfü dolaşık
Dividim, kalemim yazarım
Böyle bir yavrunun derdi var bende
Vay bende oy bende.
Aha ben gidiyom sen hemen ağla
Yan ağla dön ağla….
Gözlerinden yaşlar usul usul süzülürken yanaklarına. Yavaşça mırıldanmaya başladı.
Dividim, kalemim yazarım.
Böyle bir yavrunun derdi var bende…
Böyle bir yavrunun acısı var bende…Oy bende diye. Bağrına vura vura türküyü söylemeye başladı
Altı Mayıs, kocaman bir sızı, kocaman bir umut olacak yüreklerimizde yine.
Umutlara kurşun sıkılmaz. Ve Denizler bitmez öldürmekle.
Her altı Mayıs gecesi gökyüzünden sesler yükselir arşa.
Analar, analarımız nice Denizler doğurmak için yatarlar yataklarına.
Ve biz her altı Mayıs gecesi yeniden yeniden doğarız sabahlara.
Onların ölümleri bile insanca söylenmiş yanık bir türküdür, anaların yüreklerinde dökülen…
TÜRKÜ OLANLARA SELAM OLSUN.
SELAM OLSUN O TÜRKÜLERİ DOĞURAN ANALARA…

