Yeşildere’de o yıllarda Türkiye’nin en büyük üçüncü ayakkabı fabrikası var: Birinci: Beykoz, ikinci: Yeşil Kundura, üçüncü: Şafak Kundura.
Şafak Kundura Fabrikasında yıllardır sendika, sosyal hak diye bir şey yok.
Babam da orada ustabaşı. Fabrikanın en eski işçisi. Koyu bir Demokrat Partili olan babasından duyduğu saçmasapan düşüncelerle yıllarca “komünistlere düşmanlık besleyen” biri. “Komünistlerde eve geldin, baktın şapka asılı kapının arkasında, demek evde başka adam var, deyip geldiğin gibi çıkacaksın evden. İki evin mi var, birini devlete vereceksin.” diye konuşan bir “işçi”. Yıllarca konuşa tartışa bir değişim yaşamıştı ama bir de inatçı adam! Eski söylediklerinin saçmalığını itiraf etmek istemiyor bir türlü. Ama sonuçta bir işçi ve aşırı bir sömürü var Şafak’ta. Daha iyi koşullarda yaşamayı, çalışmayı da elbet istiyor.
Dernek olarak önce sendika konusunda babamı ikna ettikten sonra fabrikaya sendikayı getirmek için gizliden bir faaliyet içindeyiz.
Öncelikle bu işe sıcak bakan işçilerle bağlantı kuruldu, onlarla dernekte bir araya geliyor hem fabrikanın durumunu değerlendiriyor hem de eğitim seminerleri ile onlardaki sınıf bilincini artırmaya çalışıyoruz.
Semtimizde o yıllarda bizim “orta yolcu” diye tanımladığımız, genellikle Mahir Çayan çizgisinin değişik yorumları ile fraksiyonlara ayrılmış gruplar da var.
Bunlardan biri bu eğitim çalışmalarına kendilerinin de katılmak istediklerini iletince biz çalışmaları fraksiyon çatışmasına dönüştürmemek koşuluyla katılabileceklerini söyledik.
Seminerde işçiler can kulağıyla kapitalizmin ne olduğunu, kapitalist sömürünün nasıl gerçekleştiğini, artı değerin ne olduğunu dinlerlerken bu arkadaşlardan biri söz istedi. Verdik.
Başladı emperyalizmin 3. Bunalım Dönemi’ndeki değişikliklerden ve bunun toplumda ezenlerle ezilenler arasında bir suni denge oluşturduğundan, bu dönemde nisbi refah diye ifade edilen yanıltıcı ama yığınları mücadeleden alıkoyan bir durumun oluştuğundan, öncülerin oligarşiye vuracağı darbelerle yığınların aslında oligarşinin o kadar güçlü olmadığını görüp adım adım devrime katılacağından vb. söz etmeye… İşçiler arasında birbirine bakışarak oflayıp poflamalar başlamıştı.
Sonunda bir tanesi kalktı ayağa, “Ulan ben mi refah içinde yaşıyormuşum? Ulan sen hiç hayatında işçi evi gördün mü? Ulan bir daha böyle bir şey dersen senin gırtlağını sıkarım!” diye az önceki konuşmayı yapan arkadaşın üzerine yürüdü. Biz fırlayıp araya girdik.
Konuşmayı yapan arkadaş “Abi, sakin ol bir dinle; sen beni yanlış anladın!” derken biz de öfkeli işçiye “Abi, bunlar teorik tahlillerdir, gerçekten bir refah içinde yaşadığınızı söylemedi arkadaş!” falan diyerek durumu yatıştırmaya çalışıyoruz.
Neyse, uygun bir dille diğer gruptan arkadaşları gönderdik. Ama işçiler kendi aralarında “Adama bak yahu? Refah içinde yaşıyormuşuz. 18 yaşında çocuk, baba parasıyla kim bilir nasıl refah sürüyorsa bizi de kendi gibi sanıyor herhâlde. Bir de kalkmış bize devrimciyim diyor…” diye söyleniyor.
O gün, gidenlerin ardından Mahir Çayan’ın “Kesintisiz Devrim” kitabında savunduklarını ve burada sözü edilen görüşlerin devrimci görüşler olduğunu, sakin sakin ama olabildiğince anlayabilecekleri bir dille anlatmak bize düştü.
Sonunda bizim öfkeli işçi “Ayıp etmiş olabiliriz çocuklara ama o da öyle daha ilk defa tanıdığı bir işçiye, refah içinde yaşıyorsunuz, demeyecekti.” diyerek son sözü söyledi.
Şafak Kundura Fabrikasına zorlu bir grev sonunda (Babam da 4 kişilik grev komitesindeydi.) Deri-İş Sendikasını soktuk. Bu dernek olarak bizim işçi sınıfı içindeki ilk ciddi başarımızdı.
Babam yaşadığı düşünsel değişimin ardından “onurlu bir mücadele ile kazanılmış zaferin muzaffer öncülerinden biri ve bütün işçilerin güvendiği bir işçi temsilcisi” olarak öldü.
Rahmetli babama, grev örgütlenmesinde başı çeken fabrika işçisi Bilgin abiye ve tüm Şafak direnişçilerine 40 yılı aşan bir sürenin ardından bir kez daha selam olsun!..

