BİR AVUÇ SEVGİ !..

Güngör Kırkaya Deveci

Ben emekli bir öğretmenim. Ne zaman bir okulun önünden geçsem, cıvıl cıvıl çocukları görsem hele bir de zil çalıyorsa…Yüreğim pır pır delicesine çarpar. Bilirim o kapının ardındaki dünyayı. Hem de iyi bilirim.

Ne yazık ki iki yıla yakındır okullar suskun, yollar suskun. Ziller suskun. Oysa hepsi de gelen pis, koyu karanlığın bilincinde sessiz çığlıklar atıyorlar kimsenin duymadığı. Bu çığlığı duymak zorundayız. Karanlıklara inat çoğaltmalıyız bu çığlıkları. Çocuklar bizim çocuklarımız. Geleceğimizin, yarınlarımız umudu olan çocuklarımız.

Siz örümcek beyinliler, çekin ellerinizi çocuklarımızdan. Kendi beyinlerinizdeki örümcek ağlarını çocuklarımızın beyinlerine dokumaya çalışanlar. Unutmayın, güneş her sabah yeniden yeniden her sabah doğar, aydınlatır dünyayı. O küçücük beyinleri zehirledik diye düşünüyorsunuz ya!.. Yanılıyorsunuz.

Onlar hepinizden daha iyi gözlemliyor, algılıyor, yorumluyor, sorguluyorlar.

Yıllar önce mesleğimin ilk yıllarıydı. Zor, çok zor yıllardı.12 Eylül faşist darbesinin vurduklarındandık. Eşim ve ben görevden alınmıştık. Savaş on yıl, ben altı yıl görev yapamadık. Beklemeyle geçen, kahreden yıllar. Güzel olan tek şey umudumuzdu.

Umudumuzu hiç yitirmedik. Güzel ve özgür yıllara olan inancımızı. O hep vardı, var olacaktı.

Yıllar sonra evlenmiş, ikinci çocuğum Ayşem doğmuştu. İkinci çocuğum diyorum. İlk kızım Emel’imi yitirmiştim. Paramız yoktu. Ben sıradan ev kadını, Savaş, kamyonla uzun yol şöförlüğü yapıyordu. Evlenme cüzdanımızda bile ben ev kadını, Savaş ise kürek imalatçısı olarak geçiyordu Şaka gibi. Öğretmenlik nere, kürek imalatçılığı nere !..

Neyse kızımın doğduğu yıl tayinim çıktı. İnanamıyordum. Bunca yıl sonra, hem de en zor dönemimde. Birdenbire bir umut doğmuştu. Tayinim Kayseri’nin, Hacılar kasabasına çıkmıştı. Sakıncalı listenin en başında olduğum için beni branşında değil, cezalı olarak yalnızca ilkokul beşinci sınıflara girebilecek biçimde atamışlardı.

Düşünsenize bir branşta eğitilmişsiniz. Sınıf öğretmenliği gibi dünyanın en zor, en birikim gerektiren, yetenek gerektiren bir işine atanmışsınız. Matematik, Fen Bilgisi, Resim, Müzik, Beden Eğitimi gibi dersler. Ben bunlardan ne anlarım ki !..Türkçe eğitim alan biri sayısal derslerden ne anlar…

Aman Tanrım !..Ne zor yıllardı o yıllar. Evlilik zor, bebek bakımı zor, gurbette olmak hepsinden zor. Nefes alamıyorum. Nasıl koşuşturuyorum bilemezsiniz .

Atandığım okula üç otobüsle gidebiliyorum.

Hacılar çok şirin bir kasaba. Erciyes Dağı’nın eteklerinde sürekli karla kaplı sevimli bir yer. Haziran ayında bile kar var ve soba yakılıyor.

Hele yolda bir bayır var ki !.. “Deli Memedin bayırı” diyorlar. Orada otobüs çıkamıyor. Biz yürüyerek çıkıyor ve yeniden otobüse biniyoruz. Kar diz boyu. Ama benim gibi kısa boylu birisi için göğsüne kadar geliyor. Sırılsıklam, titreyerek okula ulaşabiliyoruz.

Üstümde kareli, önden pileli bir etek, üzerinde görümcemin ördüğü salaş bir kazak, ayaklarımda ise üniversite yıllarımda bile giydiğim botlar. Okul forması gibi yıkayıp, ütüleyip her gün onları giyiyorum. Çünkü başka alternatif yok.

Yine böyle karlı bir günde. Binbir zorlukla okula gittik. Son derse geldiğimizde sınıf başkanı olan öğrencim söz isteyerek,

” Öğretmenim, size bir şey söyleyeceğim. Ama kızmayacaksınız.” Dedi.

Ben de “Söylediğine bağlı” diyerek konuşmasına izin verdim.

İşte ne olduysa o zaman oldu. Yaşamımı derinden etkileyen ve öğretmenlik mesleğine körü körüne aşık edecek konuşma başladı.

“Öğretmenim, biz sizi çok seviyoruz. Ama sizin de diğer öğretmenlerimiz gibi güzel giyinmenizi istiyoruz” dedi.

Sadece “Neden?” Diye sorabildim.

“Çünkü diğer öğretmenler sizi beğenmiyor. Bu kadın da ne zevksiz. Hep aynı şeyleri giyiyor” diyorlar dedi.

O an ne diyeceğimi bilemedim.  Yaptığının yanlış bir şey olduğunu söylerken öğrencim daha konuşmamı beklemeden kürsüye yürümeye başladı .Tam benim önüme gelince küçücük avuçlarını açarak bana doğru uzattı .

O da neydi öyle? Küçücük avuçları bozuk para doluydu. Dumura uğramıştım. Kekeleyerek “bunlar ne yavrum?” diyebildim.

Öğretmenim, biz aramızda para topladık. Ne olur bunları alın. Ve kendinize yeni giysiler alın dedi.

Ben gözlerim yerinden fırlamış, öylece dikiliyordum. Ne diyeceğimi ne yapmam gerektiğini bilemiyordum. İstemesem de gözlerimden yaşlar dökülüyordu.

Düşünüyordum, önemli olan gözle gördüklerimizin arkasında neler olduğuydu… Onları anlamadıkça, gözle gördüklerimiz de kulakla duyduklarımız da beyin içinde yankılanamıyor.

Biz büyükler bazen çocukları önemsemeden, onların dünyalarında ne yaralar açacağınızı düşünmeden gelişi güzel konuşuyoruz.

Yaşam, başı belli değil, sonu bilinmiyor. Hepsi birden yaşanıyor.

Artık ben dünyanın bütün çiçeklerine aşık bir öğretmendim.

İşte böyle, mutluluk küçücük sevgi birikimleridir. Tıpkı kumbaraya benzer. Biriktikçe çoğalır .Ben sevgiyi, mutluluğu, öğretmenliği öğrencilerinden öğrendim.

Ve öğrendim ki yaşam öylesine büyük bir hazine ki …İnsanların dünyada yaşam boyu öğreneceği çok şeyler var. Birileri yaşarken öğrenir, birileriyse öğrendikçe yaşar. Şöyle ya da böyle insanın yaşam öğrenimi hiç bitmez

Haa o paralar mı ne oldu? Onlarla sınıf kütüphanemizde kitaplar aldım. Çocuklarım okusun, ufukları genişlesin diye.

Daha sonraları ne zaman yorulsam, yılgınlığa düşsem. Olmuyor, yapamıyorum, yeter artık desem Bozuk paralarla dolu bir el sessizce uzanıverir karanlıklardan. Hemen kendime gelirim. “Merhaba yaşam, sende öğreneceğim çok şey var.” Diyerek her şeye yeniden başlarım.

Değerli öğretmen arkadaşlarım.Öğrencilerinizi çok sevin ve önemseyin .Onları karanlıklardan çıkarıp alın.Daha da önemlisi her güne yeniden yeniden doğun.Çünkü bu çocuklar bizim.Ve onların bizlere gereksinimi var…

OKULLAR AÇILSIN.BU SUSKUNLUK SON BULSUN…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir