KOÇARLILI MEMET’İN ARDINDAN-2

Engin Şirin

BİZİ DAĞLAR MI DURDURACAK?

Yanımıza geldiğinde içi içine sığmıyordu. Nereden mi anladım? Konuşma şeklinden. Bu durumlarda dudakların iyice uzatır. Normal konuşmasından daha da hızlı ve daha da kısık sesle konuşurdu. O’nu yakından tanımayanlar söylediklerini anlamakta zorluk çekebilirlerdi.

“Hocam evleneceğim” dedi. Sevindik. Tebrikler filan sonra detaylar geldi. Nilgün’le kararlaştırmışlar. Ama önemli bir sorun varmış. Nilgün’ün ailesi ille de “Annesi babası gelsin istesin” diyorlarmış. Gültekin “Tamam söyle gitsinler istesinler. Sorun nerede? “Anlamadım” deyince Mehmet hiddetlendi,” Arkadaş kaç senedir köye gitmiyorum. Babamla aram açık, bana dargın. Nasıl söylerim ki…”

“Eeee nasıl olacak?” Dedim.

“Beraber gideceğiz. Siz nasıl olsa ikna edersiniz. Bizi barıştırın. Gelsinler istesinler…”

Baktık Mehmet’te geri vites yok. Tamam dedik. Gültekin, Niyazi, ben ve Mehmet gitmeye karar verdik. İncirliova’nın pazarının olduğu gün gidecektik. Mehmet’in eniştesi bizi ciple alacak böylece köye rahat rahat gidecektik. Gideceğimiz güne kadar bizi sürekli olarak tembihliyordu.

“Yola aç çıkalım. Sakın bir şey yemeyin. Bizim aile çok zengin, ne yemekler hazırlayacaklardır.”

İncirliova’da saatler geçiyor gelen giden yok. Enişteden haber hiç yok. “Bekledim de gelmedin hiç mi beni sevmedin” şarkısının kıvamındayız. İyice de acıkmışız. Mehmet gevrek bile yedirmiyor. Evdeki ziyafete kilitlenmiş durumda.

Yanlış anlaşılma ihtimaline karşı Koçarlı’ya gittik. Yine gelen giden yok. Hava iyice karardı. Enişte yok, yok, yok… Tüm dükkanlar kapandı artık istesek de yiyecek bulmak olanaksız. Saat neredeyse akşam ona geliyor. Bir caminin duvarında oturuyoruz. Mehmet “Bu gece bu caminin bahçesinde uyuyalım. Yarın sabah bir çare bakarız” düşüncesine karşı çıkan ben oldum. “Olmaz. Burada köpekler üzerimize işer. Köye yürüyelim. Zaten hayatımız yürüyerek geçiyor.”

Mehmet dağ karaltısını üzerindeki ışıkları gösterdi köyleri orasıymış. Çok da uzak görünmüyordu. Hay ikna yeteneğimin içine. Hepsini de ikna etmeyi başardım. En büyük sorunumuz açlıktı. Onu da bir şekilde hallederdik.

Aman aman. Yol yürü yürü bitmiyor. Dağları tepeleri bir iniyor bir çıkıyoruz. Yol uzadıkça uzuyor. Yarım saatte bir sigara içimi mola veriyoruz. Yürürken marşları artarda sıralıyoruz.

“Yürüyoruz dalgalar gibi… Ellerimizde silahlarımız… Ölüyoruz yaşatmak için… Özgürlük uğruna dökülen kanız…”

“İleri işçiler… Yoldaşlar ileri… Kızıl bayrağımız… Zafere koşuyor…”

“Hayat denilen kavgaya girdik… Çelik adımlarla yürüyoruz… Biz bu karanlık yolun sonunda… Doğacak güneşi görüyoruz…”

“Toprağın ekmeğin hesabıdır bu… Zulmün zorbalığın hesabıdır bu…. Hasretin, hasretin, sevdanın… Sevdanın hesabıdır bu…Gayrı dur durak yok yoldaşlar….”

Marşlara ara verince mızıkçılıklar başlıyor. “Yatalım buraya. Takatim kalmadı” itirazları başlıyor ama hemen toparlanıp devam ediyoruz. Belki de yabani hayvanlardan korkuyoruz. Herhalde en çok ben korkuyorum. Çünkü ısrarla herkesi yürütmeye çalışıyorum. Niyazi sallanmaya çoktan başladı.

Köylerden cipler aşağıya pazarlara doğru armut taşıyor. Bizi görünce korkuyorlar tabii. Dağ başında dört genç “anarşitler” demek. Bizde ise değil silah dişimizi karıştıracak kürdan bile yok. Niyazi’nin açlıktan şuuru med cezir vaziyetlerinde bizi görünce korkup gazlayıp kaçan ciplere yalvarıyor, “Dur be…Biz kötü insanlar değiliz… Açız… Bir armut verin be…”

Çare yok yürüyoruz. Ama benim de tüm enerji stokum bitti. Saat beş gibi teslim bayrağını çekecek gibi oldum. O da ne karanlık içinde daha da kara bir inek silueti. Sanki sütünü emebileceğiz ya da etini çiğ çiğ yiyebileceğiz ona doğru yöneldik. “Sessiz olalım… ürkütmeyelim…” gibi laflar geveliyoruz.

Neyse ki inek değilmiş. Bir cip. Şoför kenara çekmiş uyuyor. Uyandırmadık… Cipin arkasındaki kasalardan üçe beşer armut aldık. Bu enerji ne güzel bir şeymiş. Bu kadarcık armut yürüyüşümüzü neredeyse koşar adım haline getirdi.

Bu şekilde köye vardık. Saat sabahın sekiz buçuğu gibi kapıdayız. Sonradan öğrendiğimize göre köyie Koçarlı arası kırk beş kilometreymiş. Mehmet’ kız kardeşi kapıda bizi gördü. Perişan bir haldeyiz. Cepheden kaçmış seferberlik askerleri gibiyiz…

“Abiiii” dedi.  Boynuna sarıldı. Mehmet “Kardeşim” diyemedi. Sadece “Ekmek getir, süt getir, peynir getir” diyebildi. Oturduk sofraya, her şeyi sildik süpürdük. Sora oturduğumuz yerde yan gelip, sızıp derin uykulara daldık.

Uyandığımızda önümüzdeki sofra değişmişti. Aman tanrım neler yoktu ki… Mehmet’in kardeşi yemek kursuna da gitmiş. Yemekleri döktürmüş ki anlatmaya dil yetmez. Yine yemek, yine uyku.  Akşamüstü köyün gençleri hoş geldinize geldi. En değer verdikleri ağaçlardan topladıkları armutları getirmişler.

“Hoş geldin” bir armut bana atılıyor. “Hoş geldin” bir armut Niyazi’ye. “Hoş geldin” bir armut Gültekin’e fırlatılıyor. “Hoş geldin” bir armut da Mehmet’e. Sonra aynı sıra diğer arkadaştan ve sonra diğerinde. Toplam dokuz kişi gelmişler. Dokuz enfes armut ve bolca su. Sonuç malum. Hela bir tane, herkes tarlada kendine bir yer bulsun!

Bu arada evlerini hemen karşısında bir armut bahçeleri vardı. Yılın her günü dalından armut yenilebilirmiş. O kadar çeşitli armutlardan oluşuyormuş ki bahsetmeden geçmek ayıp olur.

Mehmet’in cin gibi bir kardeşi var köyde elimiz ayağımız oluyor. Babası ise bayağı dertliydi. “Dağlar benim ama nerede çocuklarım? Kim toplayacak meyveleri? Çocuklar köyde durmuyor.” Diye sızlanıp duruyordu. Ama öyle yaptık böyle yaptık ikna ettik. Evlilik işi tamam oldu.

Bu yürüyüş tam olarak Mehmet’in evliliğe yürüyüşü olmuştu. Sevda bu demek ki. . Mecnun dağları delmiş olabilir ama Mehmet de dağları fethetmişti. İyi ki de yapmış bugünlere uzanan bir yaşam yoldaşlığı ancak ayakta alkışlanabilir…

Koçarlılı Memet’le öyle günler geçirdik ki anılarımızda hep yaşayacak.

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir