Engin Şirin
Yıllar ne çabuk geçiyor. Rauf (Cankurtaran)’ın TİP’in paylaşımını aktardığı paylaşımı olmazsa inanmayacağım 43 yıl geçtiğine.
Dün gibi…
7 gencin faşistlerce katledilişi nasıl da içimizdeki koru alevlendirmişti. Ellerindeki kanı biliyorduk ama bunların her yanı kanmış. Kan pıhtılarını ekmek diye yerler, kanı su diye içerlermiş iyice bellemiştik bu son olayla.
Çalıştığım kuyumcu atölyesinde içerisinde halka küpelerin öznek tellerine kaynak yapıyordum. Kapı açıldı içeri girdiler. Heyecanları hallerin belliydi. “Herhalde 7 TİP’li devrimci gencin katledilişleriyle ilgili koyulacak eylemi konuşacağız” diye düşündüm.
Üç kişiydiler. Bizim eve sıklıkla girip çıktıklarından aileden gibiydiler. Annem yakın bulduğu herkese lakap takmakta çok ustadır. Gürsel (Alp)’in sessiz, sakin ve kararlı duruşunu; kitap kapağında gördüğü İbrahim Kaypakkaya’ya benzetmiş olmalıydı. Bu nedenle Gürsel’in adı bizim evde ‘Tikko’ydu. Tatar Celal (Dören) yere göğe sığmayan enerjisiyle ve gözü pekliğiyle annemden adını kazanmıştı ‘Fişek’.
Dördümüz bir organizma gibiydik; birimizin gözü pekliği, birimizin kararlılığı, birimizin zekası (öhhö öhhö), diğerimizin hayalleri… Bu dörtlünün karşısında Eşrefpaşa Lisesi ve Hatay’da faşist işgal dayanamamış kırılıp gitmişti.
Annem üçüncüyü pek hazzetmemiş olacak ki bizim evde O’nu ismi yoktu. O yüzden O’ndan ‘isimsiz’ diye bahsedeceğim. İsimsizliği gizlilikten filan değil iki nedeni var. Birincisi annem bir isme layık görmedi, ikincisi ise ailesi o kadar iyi insanlar ki üzülmelerini istemem.
İsimsiz, bilgece bir tavır takınarak “Mêkâ bizi bekliyor” dedi. “Tamam gideriz, Mêkâ’yı mı kıracağız?” dedim. Ankara’ya gidecekmişiz. Mêkâ bize son yılların en önemli görevini vermiş. “Kim bu Mêkâ?” Diye soramıyorum. “Görev ne? Desem. Nasılsa öğrenemeyeceğim. Zaten İsimsiz hep gizemli. Ne sorarsak “Açıklayamam” diyor. Kıllanıyoruz ama üst düzey galiba…
“Ne zaman gidiyoruz?”
“İlk trende.”
“Nereye?”
“Bahçelievler…”
“Ya arkadaş benimle dalga geçme. Zaten orada yaşıyoruz. Tren ne alaka.”
Büyük bir sır verir gibi “Ankara…” diye fısıldadı. Abimler duymasın diye. “Ankara’nın Bahçelievleri…”
Dükkanda dünya kadar iş yığılmış. Ne yaparım? Nasıl yaparım? Hem bu Mêkâ da sağlam ayakkabı mı?
Sormaya da utanıyorum bu Mêkâ’ yı; cahilliğim ortaya çıkmasın diye. Gürsel’e bakıyorum çaresiz gözlerle. Baktım O gitmek için kararlı. Tren de akşammış. Tamam” dedim. Akşama kadar kaynakları jet hızıyla bitirip hazırlandım.
Hazırlıklarını tamamlayıp dükkana ilk gelen Gürsel oldu. Hemen sordum,” Kim bu Mêkâ?” Her ne kadar dört kişi de olsak Gürsel’le çok daha yakındık. Kahkahalarla gülmeye başladı. “MK Merkez Komite’nin kısaltması” dedi. Ben “Yaa, İsimsiz sanki bir arkadaşından bahsediyor zannettim” deyince karşılıklı gülmeye başladık.
Dördümüzde de doğru dürüst para yok. Dükkandan epey bir para aldım. (Bu konuda Muhittin Abim ’in hakkını ödeyemem.) Parayı yan gözle gören İsimsiz “Komün yapacağız, herkes tüm parasını versin…” dedi. Üçümüz de paralarımızı verdik kendisinde para yokmuş. Olsun… Yaşasın komün…
Hayatımda ilk kez trene biniyorum. Kuşetli vagonla gideceğiz. Yol boyunca sohbet bedava. Ne yapacağımızı bile bilmiyoruz. Tek bildiğimiz. MK çağırmış. Neyse İsimsiz yumurtladı. 7 TİP’li devrimci öğrencinin intikamı için gidiyormuşuz. Üçümüz de şaşırıp kalmıştık. Biz kimdik ki… Böyle işler bizim gibi çoluk çocuğa mı kalmıştı. İsimsiz Nobel Yalan Ödülü’ne adaymışçasına sıralıyordu. Ne yalan söyleyeyim tuhaf bir şekilde korkuyla karışık bir gurur sarmalına kapılmıştık. Kolay mı? Koskoca THKO MK, koskoca Türkiye’de sadece bizi izlemiş. Bizi layık görmüş. Biz neymişiz be… Tamam üzerimizde tırnak makası bile yokmuş. Ama MK bizi Site Yurdu’na çağırıp orada bu işi halledecekmiş. Bu işler konusundaki bilgi ve deneyim eksikliğimiz de Yurt’ta hallolacakmış. Bir iki günde FKÖ gerillası gibi eğitilmiş olacakmışız. Devrime olan inancımızı cilalıyordu durmaksızın…
Yalanın dibi yok…
Ulus’taki bir otelde bir gece kaldık; MK’dan ses yok. Ertesi gün İsimsiz’in kuzeninin evinde kaldık; MK’dan yine ses yok. Üçüncü gün bir parkta uyuyduk; MK hala sessiz. Bütün gün yürüyorduk. En sonunda Bahçelievleri bulduk. Yürürken çok daha büyük harflerle yazılı “koministle giremez” yazılarını gördük. Soruşturduk Beşevler’miş.
Gürsel’le bir palavra sarmalı içinde olduğumuzu anladık ama kulampara kaz kanadına yakalanmıştık bir kez. Geri dönüş yok. One way ticket yani.
O akşam İsimsiz’e yeni vahiy gelmiş.
Beşevler’de inlerine girip Halkın Kurtuluşu Gazetesi’ni oturacağımız masada yirmi dakika açık tutup onlardan korkmadığımızı gösterecektik. “Hocam bu bize ölüm emri. Tamam Hatay’da hep yapıyoruz ama burası başka. Burada bizi toz ederler…” Poster bakışlı İsimsiz, posterlik sözlerinden birini daha söylüyordu,” Bir devrimci için ölmek; su içmektir, nefes almaktır. Susuz havasız yaşayabilir miyiz?”
Saat on gibi o yazıların en büyük ve en süslü olan yerin önündeydik. Mezarımızla aramızdaki kapıdan içeri girdik. İçeride doğru dürüst kimse yoktu. Yegane silahımız olan Gazetelerimizi açıp masaya yaydık. Gazetelerde ‘Bahçelievler Katliamının Hesabı Sorulacak’ başlıkları körün bile gözüne girebilecek kadardı. Kalbim ağzımda atıyordu. En fazla on beş yirmi dakika sonra, elveda dünya… Biraz sonra hareketlilik başladı. Duyan geliyordu. İçerisi neredeyse dolmuştu. Fakat onlar da bizden uyuz olmuşlardı herhalde. Fısıldaşıyorlar, giriyorlar, çıkıyorlar, pis pis bakıyorlardı. Belli ki arı kovanının içindeydik. Biz de onların hareketlerini aynen taklit ediyorduk; fısıldaşıyor ve pis pis bakıyorduk biz de… Baktık onlar da tedirgin, on dakika da cabası dedik. On dakika fazladan, toplam yarım saat kalbimizin uçan ritmine direndik.
Gazeteleri topladık. Dört kişi sırt sırta verip kalabalığı yararak dışarı çıktık. Karşılıklı olarak ne bir hareket ne de bir ses. Belli ki onlar için de bizim için de zaman ve mekan duygusu yok olmuştu. Tuhaf bir sessizlik…
Tuhaf bir sessizliği belediye otobüsünün gürültüsü bozdu. Çıktığımız yerin önü durakmış. “Tısssss” dedi otobüsün kapısı. Açıldı.
Hemen ama sakin bir şekilde atladık içine. “Tısssss” dedi kapı. Kapandı. Otobüsün hareketinden sonra, arka camdan bakınca nasıl bir cendereden çıktığımızı anladık. Başlarına yeni gelen akılları ve ellerinde silahlarıyla otobüse yetişmeye çalışıyorlardı ama nafile. Yaşasın hiçbir şeyden haberi olmayan şoförümüz.
İzmir’e sağ salim döndük.
Sonra siyasi tecrübelerimiz arttı. Bu artış sürecinde İsimsiz’in palavra hayatını kavradık: Palavra eylemleri… Palavra THKO’yu…
İsimsiz, gerçek THKO’lu sandığımız kişilerce ebediyen saflarımızdan atıldı…
Hayatı palavraydı.
Ama gerçek; Ankara Beşevlerde faşistlerin ininde açılan gazetelerimiz ve üzerindeki ‘Bahçelievler Katliamının Hesabı Sorulacak’ başlıklarıydı.

