Engin Şirin
Bölgesel sıkıyönetimin ilk günleriydi. Aslında bizi ürkütmek bir yana birazda moral vermişti sıkıyönetimin “bölgesel” niteliği. Bazı ‘abiler’in, “Gücümüzden korktuklarının kanıtı. Tüm ülkede sıkıyönetim ilan etseler, kontrolü sağlayamazlar” gibi müthiş teoriler üretiyordu. Bize de inanmak kalıyordu.
Moralimiz tıkırındaydı yani… İspanyol devrimcilerinin klasiği olan “canlı barikat eylemleri” düzenlemek bile gündeme gelmişti. Ankara bu konuda bayağı deneyim kazanmıştı. Artık sıra İzmir’e gelmişti. Keyfimiz iyice yerindeydi yani.
Tüm liselerdeki arkadaşlarımızdan yıllık değerlendirmelerini istemiştik. Neco (Necdet Gökçe) ile birlikte düzenleyip LBF (Lise Birlikleri Federasyonu) Yönetimine iletecektim. Bir kısmını düzenlemeyi bitirmiştik. Çok da eğlenceli olmuştu. Bizim arkadaşlar bir akademik demokratik kitle örgüne değerlendirme yazısı değil de sanki parti politbürosuna rapor yazma duygularını tatmin etmişlerdi.
Neler neler… Yani gerçekleri bilmesek!… Ama olsun… Hepimiz de heyecanlıydık. Zaten Neco ile yaptığımız da içlerindeki derneğimizle alakasız ve abartılı ifadeleri elemekten başka bir şey değildi.
“Bu kadar yeter” dedik. Tüm kağıtları güzelce rulo yaptım. Rulonun her iki ucuna da birer boş kâğıt sarıp boşta kalan uçlarını rulonun içine tıkıştırdım. Oldu sağlam bir paket.
Sonra ön tarafa geçip; o tahta oturak mı? Desem. Sıra mı desem? Her neyse, işte ona oturdum. Neco ile sohbete başladık. Emin (Bayır) geldi yanımıza oturdu. Emin, Hülya ablanın kardeşiydi. Çok sempatik ve heyecanlı konuşması olan çok sevdiğim bir arkadaştı.
Uzun zamandır görememiştim Emin’i Hollanda’da yaşıyordu. İzne gelmişler, iki gün sonra dönüş varmış. Vedalaşmak için uğramış. Yanında YurtDa’dan aldığı büyük bir kitap paketi. Hollanda’da bu kitaplardan bulmak zordu.
Emin “Ya bu ayakkabıların paramparça. Olmaz öyle şey hadi gel sana ayakkabı alalım” dedi. Kabul etmedim tabii. Ama o kadar içten ve samimi bir şekilde ısrar ediyordu ki pazarlık sonucu ayağındaki spor ayakkabılara fit olmak zorunda kaldım.
Vazgeçmeyeyim diye, heyecanlı bir şekilde, makineli tüfek gibi sıralıyordu, “Bak hocam, şimdi buradan çıkıp bizim eve gideceğiz. Senin paramparça ayakkabılar çöpe, benim ayakkabılar sana. Benim başka ayakkabılarım var. Bir tanesini giyer giderim.” Neco’da hınzırlık edip takviye vitesi durumunda aralarda “Tabi hocam olmaz, Başkana böyle yırtık pırtık ayakkabılar yakışmaz” falan diyor.
Çare denizi bitti, kara göründü. Hazırlamış olduğum ruloyu alıp, “Haydi, görüşürüz” dedim Neco’ya.
“Durun ben de sizinle geleyim” diyen Neco da bize katıldı. Üç kişi sohbete yolda devam edecektik. Salih Ağa İşhanı’ndan çıktık. Hava soğuk ve yağmurlu… Mezarlıkbaşı’ndan otobüse bineceğiz. Emin’deki huzursuzluğu fark ettim. “Dikkat edin, bize saldıracaklar” dedi fısıltı halinde. “Pis pis bakıyorlar…”
Gözlerimle çevreyi kolaçan ettim. “Merak etmeyin; polis onlar, bizi takip ediyorlar” dedim. Yanılmışım.
O sıralar bütün “furuko”ları yani toplum polislerini sivil kıyafetlerle şehrin merkezi yerlerinde bulunduruyorlardı. Bunlar üçer, dörder kişi dolaşıyor; önüne gelene kimlik soruyor, üst başarıyor, ayak üstü sorgu yapıyorlardı ki sıkıyönetimin yıldırıcılığını gösterebilsinler. O kadar eğitimsizdiler, o kadar acemiydiler ki… Sivil kıyafetli olduklarından birbirleriyle pişti-papaz olmamak için de bir alameti farikaları vardı: Bilekten saplı, siyah koltuk altı çantası. Ama çok kısa bir süre sonra biz de onları işte bu çantalardan tanımaya başlamıştık bile.
Yanılmışım, onlar; bizim değil, Emin’in elindeki paketin peşindeymiş. Ben ise elimdeki ruloyu tamamen unutmuştum.
Taş duvarın yanında bizi sardılar. Durdurdular. Emin’in elindeki paketi açıp kitapları görünce, “Geçin kenara arama yapacağız” dediklerinde, sağ elim cayır cayır yanmaya başladı. Rulo…. Rulo aklıma gelmişti. İçindekiler gençlik abartıları ama yakalansa gerçekmişçesine gibi muamele göreceği kesin.
Kaptırmamalıydım. En sağa geçtim. Elimdeki ruloyu ön polislerin göremeyeceği bir şekilde Neco’nun ensesinin arkasında tutuyordum. “Elimde bir şey yok. O benim elim” diyordum kendi kendime, sürekli olarak. Bizi güzelce aradılar. Tabii ruloyu bulamadılar.
“Bu kitaplar yasak olabilir. Karakola gidiyoruz.”
“Yok abi, parasını verdim aldım. Yasak kitap kitapçıda satılır mı?” Diyen Emin’e
“Olur, olur. Burası Türkiye”
Bizim bir yırtma şansımız var. “Abi biz arkadaşla yolda karşılaştık. Bizi bırakın hiç olmazsa” diyebiliriz ama Emin’e çok ayıp olacak. Zaten dinleyip dinlemeyecekleri de meçhul, susup başımıza gelecekleri bekledik.
İçimden neler geçmiyor ki; onlar dört, biz üç kişiyiz. Fırlayıp kaçmak var aralarından. Ruloyu bilmiyorlar ama kitaplar onlar için önemli. Sıyırabilirim. Bir de iki, üç arkadaşla karşılaşsak bir kavga bir döğüş kurtarırız ruloyu.
Bir şans doğdu. Kemeraltı Karakolu’na götürüyorlar. Dernek yönüne doğru yürüyoruz. Kesin arkadaşlarla karşılaşırız. Ama o da ne? Köşede dört polis daha geleli oldular sekiz. Onlar da sıfırdan aradılar bizi. Yine yaşasın Neco’nun ensesi; kaptırmadık ruloyu.
Tek umut kalmıştı İrfan. İrfan karşıdan gelse on iki polisin arasında, aniden fırlatırdım ruloyu ona. Biz burada dayak yerken O kaçırırdı ruloyu. Evet tek şans buydu. Nedense böyle bir inanca kapılıp gitmiştim. Belli ki çaresizlikten.
Kurukahveci Hüseyin Efendi’nin önünde de bir posta daha arandık. Arayana para veriyorlar sanki. Artık İrfan umudu da kalmadı, demek ki kurtuluş; onların acemiliği, benim sakinliğim ve Neco’nun ensesinde.
Karakol ince uzun bir koridorla karşıladı bizi. Sağ tarafta merdivenler gıcırdayan basamaklarıyla yukarı çıkıyor. Merdiven’in sağında bir memur taka dak, taka dak daktilo başında. İlerisinde nezarethane.
Bizi yukarı komiserin odasına çıkardılar. Odanın ortasında bir kömür sobası cayır cayır yanıyor. Komiserin masası merdiven çıkışının tam karşısında solda. Masanın hemen sağında, sol duvar boyunca sandalyeler var. Sandalyelere oturuyoruz. Sobanın sıcaklığı giysilerimizi kuruturken, biz de komiserle derinlemesine bir sohbete(!) giriyoruz. Ben tamamen salak görünüyorum. Hafif bitirim ağzıyla “Abi bize ne bu örgüt ayaklarından? …” filan diyorum. Ruloyu kaptırmayayım da nasıl düşünülürse düşünülsün… Neco ve Emin ilk şaşkınlığı attıktan sonra benzer tavırlar takınınca. Diyaloglar, yerini komiserimizin monoloğuna yani nasihatlerine bıraktı.
Bu arada gelen arıyor, giden arıyor. Neco’nun ensesine teşekkürler ama bu böyle gitmez. Neco’nun ensesinin bile bir limiti var.
“Haydi tuvalete git” dedim Neco’ya. Elimdeki yüzünden ben gidemiyorum.
“Neden?”, “Bak bakalım bir şey saklayabilecek bir yer var mı?… Pencereyi kontrol et… Tuvaletin deliğine bak…”, “Ne saklanacak?” Ruloyu sırtına dokundurdum.
Neco geldi durum umutsuz, tuvalette geçit yok.
Daha önce Dev Lis’lileri yakalamışlardı herhalde, masanın üstü ele geçirdikleri belgelerle doluydu. Bir ara komiserin dikkati dağıldı. Elimdeki ruloyu fark ettirmeden aralarına bırakıverdim. Tamam birinci raundu kazanmıştık. İnkarın maddi koşulları hazırdı. Ama inkar demek dayağa ve işkenceye dayanmak demekti. Çünkü rulodaki kağıtları ben bile okusam ortada bir örgüt var derdim. Ama aslında var olan örgüt değil sadece liseli abartmasıydı. Her neyse, şimdilik kendimizi kurtarmıştık.
Akıbetimize Neco’yu hazırlamak için durumu anlattım. “Ölmek var ruloyu kabul etmek yok” dedim. Baktım Neco benden bile sağlam duruyor rahatladım.
Emin’in hiçbir şeyden haberi yoktu. Bu çok daha iyiydi.
Ve komiser masadan kalktı. Merdivene doğru yürüdü. Belli ki tuvalete gidiyordu. Merdivenleri gıcırtarak alt kata indi. Kulağım merdivende, yüreğim ağzımda masadan kaptığım ruloyu sobadaki korlaşmış kömürlerin üzerine bıraktım. İkinci Raund da bizim… Tüm liseliler de kurtuldu.
Gördüğüm hiçbir ateşin rengi böyle güzel değildi.
Komiser geldiğinde iş işten geçmişti. Ayakta olduğumu görünce “Ne yapıyorsun orada? Bir şey mi yaktın? Masan uzak dur…” gibi laflar geveledi. Masanın üzerindekiyle bizim farklı liseli dernekleri olduğumuzu anlattım. Biraz önceye kadar biraz bitirim, biraz salak bir kişi yerine karşısında bambaşka biri duruyordu. Anladı belki de… Üstelemedi.
Savcılıkta Neco’yla serbest bırakıldık. Emin mahkemeye çıkarılıp, oradan serbest kaldı.
Emin ertesi gün derneğe elinde bir poşetle geldi. Poşette ayakkabılar. İspanyol yapısıymış. Dört sene kullandım. Adidas’tan, Puma’dan bile güzeldiler.

