Seyfi Elçiboğa
Dünyanın en yoksul ülkesi olarak kabul edilen Burundi’de, tamamına yakını köylerde yaşayan, Rundice konuşan ve Hristiyan olan Hutu, Tutsi ve Tva halkları birbirlerini durmaksızın katlederek ülkeyi yaşanılmaz bir hale getirirler. Burundi, Afrika’nın en sulak ülkelerinden biridir ve toprakları yıllık 1.000 mm yağış alır. Buna rağmen ülkenin yarısına yakını yiyebilmek için patates bile bulmakta zorlanmaktadır. Tek bir devlet üniversitesi olan ülkede halkın yarısından fazlası modern tıptan faydalanamaz. Demiryolu ulaşımı olmayan ülkede toplam 1.286 km asfalt yol vardır. Başkent Bujumbura’da bulunan tek asfalt pistli havalimanında uçuşlar ancak seyrek yapılabilmektedir. Burundi siyasal tarihi darbeler, iç savaş ve kargaşayla doludur. Devlet Başkanı Evariste Ndayishimiye asker kökenli bir siyasetçidir.
Türkmenistan, beyaz mermerden binaları ve altın heykelleri ile süslenmiş Başkent Aşkabat şehriyle, dünyanın dördüncü büyük doğalgaz rezervine sahip, topraklarının çoğu çöl olsa da bir hayli zengin ülkelerden biridir. Buna karşın Müslüman Türkmen Halkı sefalet içinde ve neredeyse ortaçağ karanlığında yaşar. Bir çok şehrinde sağlık ve posta hizmeti verilmez. İnternet imtiyazlı devlet çalışanlarınca kısıtlı olarak kullanılır. Renkli otomobiller, özel radyo-TV ve gazeteler, 30 yaşından önce yurtdışına çıkmak, Cumhurbaşkanı Kurbankulu Berdimuhammedov’u övmemek, Coronavirüs kelimesini kullanmak gibi daha birçok şey yasaktır. Rüşvet ve yolsuzluk çok ileri düzeydedir. Halk, para koparmak için memurlarca keyfi ceza ve baskılara uğrar. Dışarıya tamamen kapalı olan ülkede siyasi muhalefet yoktur. Olağanüstü yetkileri olan Berdimuhammedov, kendini Türkmenbaşı ve ömür boyu Cumhurbaşkanı ilan etmiştir. İnsan hakları sicili bir hayli kabarık olan Türkmenistan, son yıllarda ülkeden kaçanlar yüzünden dışarıya göç vermektedir.
Dünyanın petrol rezerv şampiyonu Venezuela, 2016 yılında dünyanın en büyük 32. ekonomisiydi. Zengin altın, alüminyum, boksit ve demir cevheri ile ılıman iklimi, yemyeşil coğrafyası ve sahillerine karşın dünya sefalet endeksine göre Venezuela halkı dünyanın en sefil halkı durumuna geriler. Hiperenflasyon sayesinde gıda, ilaç, bebek bezi ve mamaya erişmek güçleşir. Memur maaşının aylık 6-10 $ olduğu ülkede ekmek fiyatları karaborsada 0,75 $’a satılır. Memurlar rüşvete yönelir. Yağma, hırsızlık ve şiddet yüzünden başkent Karakas’ta bile ancak korumayla gezilebilir. Sefalet içindeki halkın bir diğer sorunu hükümetin artan baskıları ile kötüleşmeye devam eden insan hakları ihlalleridir. Başta ABD olmak üzere birçok devletin tanımadığı ve bu nedenle ülkeye ambargo uyguladığı devlet Başkanı Nicolas Maduro, 2013 yılından beri görevdedir.
Üç ülkeyi örnek olarak göstermek istememin sebebi bir ülkede iktidar değişiminin hangi şartlar altında mümkün olabileceği sorusuna yanıt aramaktı. Son günlerde 9.Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in ‘Boş tencerenin yıkamayacağı iktidar yoktur ‘ cümlesi, siyasiler ve aydınlarca çok sık tekrar edilir oldu. Bu cümleyle altı çizilen mesaj: Türkiye’nin bozulan ekonomik yapısı sayesinde sefalete sürüklenen halkın ilk seçimde yeni bir oluşumu iktidara taşıyacağı şeklinde yorumlanabilir. Öyle mi pekiyi?
19 yıl önce iktidara gelen mevcut hükümet ve liderinin temel ekonomi politikası ucuz kredi temini ile üretim ve tüketimi arttırma olarak özetlenebilir. 3 Kasım 2002 tarihinden günümüze kadar Türkiye’de bankacılık sektörünün altın devrini yaşadığı söylenebilir. Bu sürede kredi yoluyla borçlanma ve kredi kartı kullanımı rekor seviyeye çıkar. Kamu, özel sektör ve halkın borçları katlanarak artar. Borçların niteliğine bakıldığında hem iç borçlanmanın hem de dış borçlanmanın kamu, özel sektör ve halkın bütçesinde ciddi bir yük haline geldiği görülür. Borç yoluyla ülkeye giren paralar ile üretim ve tüketimde göreceli artış yaşanır. İnşaat sektörü ülkeyi koca bir şantiyeye çevirir. Ancak ekonomist Daron Acemoğlu’nun da dediği gibi bu yıllarda maalesef ‘toplam faktör büyümesi negatiftir’ yani verimli büyüme gerçekleşmez. Türkiye ekonomisine katma değer katacak yüksek teknoloji içeren sürdürülebilir bir ürün üretimi ve nitelikli çalışan artışı oluşmaz.
İyi yönetilmeyen ekonomik büyüme yurttaşlar arasında eşitsizliği arttırır. Dünya Eşitsizlik Raporu’nun 2021 sonuçlarına göre Türkiye’de en zengin %10’luk kesim tüm gelirin %54,5’una sahiptir. Bankalara kredi borcu olan kişi sayısı 34.5 milyon kişi olmasına rağmen her 4 kişiden 1’i icralık durumdadır. Cezaevinde bulunan insan sayısı mevcut hükümetin iktidarı boyunca dört katına çıkarak 266 bin insanı aşar. Sadece 2016-2019 yılları arasında %70’i genç olan 400 bin insan yurtdışına göç etmiştir ki bu rakamın 10 bini milyonerlerden oluşmuştur.
2 Ocak 2018’de 3,78 TL olan dolar kuru 10 Aralık 2021’de 13,87 TL seviyesini yakalar. Yüzde otuzu yurtdışından gelen ithal tedarikle ancak ayakta kalabilen Türkiye endüstrisi enerjinin de ithal olması sebebiyle dövize bağımlıdır. Döviz kurundaki her artış doğrudan enflasyonu arttırır. Artan ürün fiyatları satışları azaltır. Satışlar azalınca üretim düşer. Düşen üretim işçi çıkarmaya neden olur. Artan işsizlik ve düşen alım gücü böylece halkın sefaletini arttırır. Geçinememe, işsizlik ve banka borçları altında ezilme ülke nüfusunun yüzde 20’si için bunalım demektir.
Kuşkusuz iktidara karşı eleştirilerin bir tek nedeni fakirleşme değildir. Devlet mekanizmasının akraba ve partizanlar tarafından istihdam merkezine dönüştürülmesi ve devlet kurumları üzerinde parti hegemonyasının kurulmasıyla kamu kurumlarının bozulan yapısı kurumlara karşı derin bir güvensizliğe dönüşür.
Kamuoyuna yansıyan yolsuzluk vakaları, artan uyuşturucu satışı ve kullanımı, muhalefetin hükümete karşı girişmek istediği eylem ve etkinliklerin keyfi gerekçelerle engellenmesi, özgür basın çalışanlarının cezaevleriyle baskı altında tutulması, artan insani hak ihlalleri, mahkemelerin muhaliflere karşı adeta bir baskı unsuruna dönüşmesi ile zedelenen adalet duygusu yurttaşların hükümete olan desteğini düşürür.
Süregelen dış politika zikzakları, bozulan komşu ülke ilişkileriyle daralan diplomasi, kronik birer sorun haline gelen göçmenler meselesi, kamuda yazlık kışlık saraylar ile lüks uçak ve araçlarda vuku bulan korkunç israfın varlığı, hasır altına itilen Alevilik ve Kürt meselesi, sağlık ve eğitim kurumlarının ihtiyaca cevap verememesi, artan kadın cinayetleri, başarısızlığın sebebi olan spor camiasındaki yozlaşma, diyanet ve iletişim başkanlığı kurumlarının propaganda araçları haline gelmesi, EYT ve Stajyerlik ile KHK ve ihraçların yarattığı toplumsal travma, intihar ve göçler, atama bekleyen bir milyon üniversite mezunu gencin intiharlarla kendini ifade eden çaresizliği, yurtdışı hayali kuran milyonlarca gencin umutsuzluğu mevcut iktidarın yarattığı kocaman bir hayal kırıklığının nedenleri arasındadır.
Türkmenistan, Burundi ve Venezuela örneğinde olduğu gibi fakirlik ve baskı altında yaşam sürmesine rağmen ne denli saçma, komik ve gaddar da olsa bir diktatörün hükmü altında yaşayan bir toplum kendisine yol gösteren aydınların yokluğunda karanlıkta kalmaya devam eder. Halinden memnun köleler olarak yaşamını sürdürür. Kuşkusuz Türkiye, bir çok bakımdan örneklerini verdiğim ülkelerden daha iyi şartlardadır. Yani boş tencere her şart altında iktidarı deviremez. Halinden memnun, eğitimsiz ve kalabalık kölelerin varlığı oldukça iktidar kendi başına çürüyene dek hüküm sürebilir.
İstatiksel verilere göre Türkiye insanı ekseriyetle ülke yönetiminde değişimden yana fikir beyan ediyor. Değişim talep edenlerin röntgen filmine bakıldığında gençler, azınlıklar, sistem mağdurları, işsizler, hayat şartları kötüleşenler ve ücretli çalışanlar ön plana çıkar. Emekliler, servet sahipleri, İktidar şemsiyesi altında servet biriktirenler ve hayat şartları iyileşenler ile iktidar partisi ve ortağının fanatik taraftarları değişime karşılar. Değişimin kendileri aleyhinde olacağına inanırlar. Ayrıca en geniş tabakayı oluşturan ve gün geçtikçe eriyen orta tabakanın değişimden korktuğu, değişim aleyhinde birbirini korkuttuğu ve bu nedenle değişim karşıtı olduğu görülmektedir. Değişim karşıtlarının iktidar partisinin ağır propagandası altında adeta hipnoz edilmiş bir halde olduğu açıktır. Dünya liderliğine uzanan bir yolda(!), 2023 ve 2071 gibi anlamı meçhul ara hedeflere tutunmuş, gerçeklik algısını tamamen yitirmiş, fanatik bir kitle tarafından taşınan iktidar partisi; kendi içinde enerji yitimini, tek liderin ardından ayakta kalabilmenin derin kabusunu ve gün geçtikçe artan memnuniyetsizliği yönetememenin acizliğini yaşamaktadır.
Denizin ortasındaki bir gemi için fırtına ne kadar şiddetli olursa olsun kaptana duyulan güven zedelenmiş olsa bile yeni bir kaptan ve yeni bir çare önerisinin yokluğunda gemi aynı yolcularla yoluna devam eder. Oysa inandırıcı bir çare ile ortaya atılan başka bir kaptan ekibi ve yolcuları ikna edip geminin dümenini devralabilir. Yani çaresizlik sadece çarenin yokluğu demek değil çareyi uygulayacak öznenin de yokluğu demektir.
İşte bu çerçeveden bakarak açıklamak gerekirse; Türkiye insanı yönetilmek için karizmatik liderlere muhtaç değildir. Bünyesinde var olan yüz binlerce nitelikli insan kaynağına sahiptir. Kamu kurumlarının işlevsel hale gelmesi, ‘Türk Tipi Başkanlık Sistemi’ denilen başarısız model yerine kolektif akıl ile yönetilen daha sosyal sistemlerin tercih edilmesi, kamu kaynaklarının sosyal adalet ile eşitliğe uygun ve tüm halkın kalkınmasını hedefleyen, israftan uzak ve kalıcı yatırımlar için kullanılması kâfidir.
Türkiye’de şartlar her bakımdan bir iktidar ve sistem değişikliği için elverişlidir. Türkiye’nin gerek iç dinamikleri gerekse ilişki halinde olduğu dış dinamikler de bu değişimi arzu etmektedir. Mevcut iktidar değişimini isteyen en dinamik azınlık ve onun etrafında hacimlenen kitlede muazzam bir enerjinin biriktiği görülür. Biriken bu kitlesel enerji, seçim sath-ı mailine girilmesi halinde doğru saptırmayla değişimi kaçınılmaz hale getirecektir. Kaos ve iç çatışma ihtimal dahilinde olsa bile kara propaganda olarak kalması için çaba sarf edilmelidir. Muhalefetin yapması gereken değişecek iktidar ve siyasal sistemin daha iyi bir ülkede yaşamayı herkes için mümkün kılabileceği bir hayali yurttaşlara anlatabilmek ve bunu yaparken de mümkün olduğunca iktidar mensupları gibi israf, kibir ve şatafattan kaçınmaktır. Fanatikleri bir tarafa bırakırsak hiç kimse daha iyi olduğuna inanmadığı bir siyasal tercihi yapmak istemeyecektir.
Özetle Türkiye insanı için, son on yılda kötüleşen ekonomik siyasal koşullar, hayat konforunu düşürmüş ve gelecek konusunda endişelere neden olmuştur. Tek başına sefalet iktidar değişimi için yeterli olmaz. Ortaya çıkan şartları iyi analiz eden ve halka anlatan aydınlar, daha yüce amaçlarla ortaya atılan becerikli ve kararlı bir muhalefet ve doğru hamlelerle halkı inandırara inandıra halkın desteğini alarak ilerleyen, kararlı bir örgütsel mücadele olmadıkça seçim olsa bile iktidar değişimi mümkün değildir.

