HAŞERELER!…

Güngör Kırkaya Deveci

Uzaklarda, çok uzaklarda bir yerlerde, gecenin köyü, zifiri karanlığında bir köy düşünüyorum. Bu öyle sıradan bir köy değil.

Şişli, puslu, karlı yüce dağların eteklerinde, denize nazır güzel mi güzel bir köy. Asırlardan gelen ulu çınarları, zeytin ağaçları, kavaklar, dallarını sulara salkım saçak uzatmış söğütler, kokularıyla insanı sarhoş eden ıhlamurlar, iğdeler arasında yaşayan mutlu insanların köyü.

Gökyüzünde şarkılar söyleyen envai çeşit kuşları, vızıldayan arıları ile dağlarından yağ, ocaklarından bal akan oldukça verimli toprakları yola üreten, çalışkan köylülerden oluşmuş bir köy .

Hepinizin böyle bir köy var mıymış? dediğinizi duyar gibi oluyorum. O zaman ben de diyorum ki siz Anadolu’yu hiç bilmiyorsunuz diyorum. Anadolu böyle köylerimizde dolu. Yeter ki bakmasını, görmesini bilelim …

Köyün orta yerinde ise asırlık çınar ağacının altında dinlenen, sohbet eden yaşlılar. Dostluğun, kardeşliğin, komşuluğun doyasıya yaşandığı bir köy.

Bu koca çınarın altında neler konuşulmaz ki! …Dertler, mutluluklar, köyün ve köylünün sorunları, çözümleri gibi Kısacası köylüler onun altında dinlenir, gölgesinde serinler, kahve içer sohbet ederlerdi.

Ama bu kocaman gövdeli bir dal kümesi…Kökleri toprağın derinliklerinde, yaşlı mı yaşlı bir çınardı. Gövdesinde yaralar, bereler, kurt yenikleri vardı. Dallarını budamışlardı. Buna rağmen çınar gerçekten serinlik veriyor, dinlendiriyordu. Bir rahatlık, bir huzur vardı hışır hışır dallarının altında.

Bilirsiniz çınar, Anadolu’nun uzun ömrü ve koruyuculuğu ile simge ağaçlarındandır.

Ben bu düşünceler içinde gönlümce köyde dolaşırken kendimi yaşlı çınarın altında buldum. Bir grup köylü oturmuş köyü bir sohbete dalmışlardı.

Beni görünce hepsi birden gel kızım. “Hoş geldin” dediler. Usulca yanlarına iliştim.  Kısa bir hoş beşten sonra sordum.

“Ne köklü ne ulu gövde böyle…Ne yazık ki dallarının çoğunu budanmış atmışsınız…Kaç yaşında bu çınar, bilen var mı?” dedim. Köylüler, az ötemizdeki minderde oturan ak sakallı bir yaşlıya baktılar. O konuşsun istiyorlardı. Köyün en yaşlısı, oydu besbelli. O ağır ağır doğruldu. Gür ama yumuşacık sesiyle konuşmaya başladı. Ağır ağır derinden gelirmiş gibi konuşuyordu.

Ben dikkat kesilmiş can kulağı ile onu dinliyordum.

“Ah kızım ah” dedi.

“Onu bu meydana diktikleri zamanı bilemem. Ama birlikte büyüdük desem yeri var. Köküne şu verdik, toprağını çapaladık, zamanında baktık, gözettik, gözümüz gibi koruduk. Kökü toprağa sarıldıkça gövdesi büyüyor, güçleniyordu Gövdeden yeni dallar sürdü, dallardan dallar serpildi. Pençe  gibi kalın damarlı iri yaprakları yağmura, doluya, rüzgara, fırtınaya, güneşe siper oldu, çınarı kanatları altına aldı. Yıllar geçti koca bir çınar oldu. Görenler heybetinden ürkerlerdi.

Derken ne oldu, nasıl oldu bilemiyoruz. Bir kış dallarından biri kütürdeyerek göçtü. Her fırtınada dallarından bir kaçı kopmaya başladı.

Bir bahar baktık ki sarı sarı küfler kabuğunu sarmış. Haşereler türemişti. Nereden, nasıl geldiğini bilmediğimiz haşereler…kökü, gövdeyi kemiriyordu. Belli ki koca çınar hastalanmıştı. Gövde de yer yer çürükler, ezikler vardı. Haşereler üşüşmüştü.

Büyüklerimiz siz köke, gövdeye bakın. Kökünü haşerelerden esirgeyin, gövdeyi temizleyin diyorlardı. Kök ve gövde çürümezse bu çınar çok yaşar diyorlardı.

Temizledik, temizledik amma, dalları da budadık. Yeni, taze dallar sürsün, gövde güçlendi diye” …

İhtiyar şöyle bir doğruldu. Sesi yığın geliyordu. Gözümün içine baka baka konuştu.

“Çınar dediğin yavrum, devlet gibidir. Koca devletimiz de böyle budanıp gitmedi mi? Yurdumuzun her bir yanı haşerelerle dolmadı mı? Nereden, nasıl geldiği bilinmeyen haşereler…

Ama siz yine de köke bakın, gövdeyi ayakta tutmaya çalışın…Yeni dallar sürer, taze yeşillikler doğar. İş kökte ve gövdede …”

Allak bullak olmuştum. Şaşkın şaşkın dinliyordum ihtiyarı.

Birden “Peki , kökü ve gövdeyi nasıl ayakta tutabiliriz ki ?” diye  soruverdim .

O acı acı tebessüm etti. Koca çınarla belki de yaşıt, gün görmüş ihtiyar işaret parmağını koca çınara uzatarak söze başladı.

“Şu çınar var ya !..Köyün en yaşlı tek ağacı o. Varımız, yoğumuz bu …Ya ayakta durur ya da göçer gider. Ayakta durur, eğer kökünü kemiren haşereleri atıklar, toprağını beller, suyunu zamanında verirsen. Daha açığını söyleyeyim mi kızım? Gözün gibi bakar, seversen…

Sen sevdin mi her çaresini bulursun, çınarı ayakta tutmanın ve yüceltmenin. Yeter ki işte, harekete geç. Sevmezsen, sahip çıkmazdan, sen de bir balta vurur, çürütürsün.

Gün gelir kütüğünü gözler önünde alev alev yakarlar da seyrine bakarlar…

Demem o ki, iş senin elinde, sana bağlı.”

Doğru söylüyordu ihtiyar. Koca çınarda devletimizi, Cumhuriyetimizi görüyordum. Her yerini haşereler sarsa da dimdik ayakta duran, duracak olan Cumhuriyeti…

Devletin kökten, gövdeye sürdüğü vatan toprağı. Edirne ‘sinden, Kars ‘a ,Hakkari ‘ye kadar uzanan tüm Anadolu…

Dörtnala gelip uzak Asya’dan

Akdeniz ‘e bir kısrak başı gibi uzanan

Bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde

Dişler kenetli

Ayaklar çıplak

Ve ipek bir halıya benzeyen toprak

Bu cehennem, bu cennet bizim…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir