SAKINCALI!…

Güngör Kırkaya Deveci

Yıllar, yıllar önceydi.

Sonunda okulumuz bitmiş, mezun olmuştuk. Onca yangın, boran, fırtınalar, tusunamilerden sonra bugüne geldik. Hepimizde buruk bir mutluluk vardı. Bir yanımız yangın yeriydi. Bir yanımız bahar bahçe.

Kolay olmamıştı. Zorlu yollardan geçmiştik. Koştuk, bağırdık, süründük, çığlık çığlığa meydanlardaydık, tökezleyip düştük. Dizlerimiz kan revan içinde doğrulduk. Olsun dedik, geççek. O çiçekli günler gelcek. Buna yürekten inanıyorduk. Kaldığımız yerden sürdürdük koşumuzu.

Hepimiz, ısırgan tarlasındaki gelinciklerdik. Öylesine naif, öylesine kırılgan. Her yerimiz dağlanmıştı. Önemsemiyorduk. Umutlarla başladığımız bu okuldan yepyeni umutlarla ayrılıyorduk. Şimdi daha kocaman kocaman umutlarımız vardı.

Bu umutları götürecektir ezilmiş, horlanmış, yalnız, yapayalnız bırakılmış Anadolu’ya. Her sonun bir başlangıç olduğunu biliyorduk. Çalıkuşu gibi Anadolu’nun dört bir yanına dağılabilmek için acele ediyorduk.

Anadolu, buram buram Sevgi, buram buram dostluk kokan Anadolu. Şimdi çocuklarını bekliyordu bağrına basmak için. İstanbul’u, Ankara’sı Edirne’si, Kars’ıyla taşına toprağına vurgun olduğumuz güzel vatan. Bekle, bekle bizi geliyoruz…Yangınlarla kanayan yüreklerimizle sana geliyoruz. Sar bizi, kokla bizi, sev bizi.

Yaralarımızı seninle sarmak, iyileşmek istiyoruz. Sen, sen Anadolu. Bekle bizi, gecelerin en zifiri karanlığında. Şafağın olmaya, güneşin olmaya geliyoruz …

Ama öyle olmadı. Bu kavga dolu, umut dolu yılların ardından bir sabah tank ve marş sesleriyle uyandığımızda beynimizden vurulmuşa döndük. Bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyorduk. Asıl acılar şimdi başlayacaktı.

Anladık ki üzerine bastığımız toprak, yavaş yavaş ayağımızın altından çekilecekti. Bizi çok daha zor günler bekliyordu. Uğruna savaş verdiğimiz, aç ve susuz kaldığımız büyük temiz ideallerimize saldırılar olacaktı. Peki nasıl koruyabilecektik onları. Askerlerin postalları altında kirlenen, horlanan, itilen ideallerimizi kim temizleyecek ve yaşamı kim yaratacaktı yeniden.

Neye uğradığımızı şaşırmıştık. Bizler görev yerlerimize gitmeyi umutla beklerken acımasızca bir insan, bir sürek avının içerisinde bulmuştuk kendimizi .

İlk görev yerim İstanbul Beşiktaş Lise’siydi. Kararnameyi göndereceklerdi. O kararname bir türlü gelmiyordu. Aylar geçti. Hatta yıllar. Postacı yolu gözlemekten ailece yorulmuştuk.

Sonra bir öğrendik ki bakanlık sakıncalı listeleri oluşturmuş. Ve ben bu sakıncalı listesinin birinci sırasındaydım. Ben sakıncalı sözcüğünün ne anlama geldiğini ne amaçla kullanıldığını ilk kez Uğur MUMCU’nun “Sakıncalı Piyade” kitabından öğrenmiştim. Şaka gibi. Ne yapmıştık. Yurdumuzu, insanı sevmekten başka…

Tam altı yıl geçti. Gelmedi o kararname. Zor çok zor yıllardı. Bir insan hiç mi bıkmaz, usanmaz? Eh be yeter artık, gelmezse gelmesin demez? Demedim. Her doğan gün yeni yepyeni umutlarla başladım güne.

Anadolu’nun zenginlikleri, el işleri sanatı arasında bir de oya vardır, bilirsiniz. Renkli ipliklerden, mekiklerle, tığlarla dokunan oyalar. Oya örgüsü, bir çiçek örgüsüdür. Çiçeklerin bir ömür boyu yaşatılmak isteğidir. Çiçekli günlerin özlemiyle dokunurlar. Hünerli eller, çiçekleri, biçimleri ile birlikte, renkleriyle de oyada yansıtır. Oya işlerinin en göz alıcı örneği ,en çok emek isteyenidir.

İşte ben de bu zor yıllarda oya örmeye verdim kendimi. Üretmek gerekiyordu. Bomboş oturup bekleyemezdim. Kitaplarım ve tığımla bir dünya kurmuştum kendime. Örüyor, örüyor, örüyordum.

Her gün tığımla ağladım, tığımla güldüm. Tığımla dertleştim. İkimizin  arasında bir dostluk  oluşmuştu.

Özlemlerimi, acılarımı, öfkelerimi hep onunla paylaştım. O hep susup dinliyordu .Bazen acımasızca, yeter artık dercesine parmağıma batıverip kanatıyordu.

Bir gün baktım anlattıklarım karşısında tığımın başı her geçen gün biraz daha öne doğru eğiliyordu. Düşünsenize yaşadıklarımdan, anlattıklarımdan tığım utandı da egemenler utanmadı. Tığım bile yaşananlar karşısında utandığından başını öne eğdi. Sustu, sustu…

Daha sonra bir gün sessizce başı avuçlarımın içerisine düşüverdi. Aman Tanrım!… Ben ne yapmıştım ?

Anladım ki bir aşka bedel, gençliğimmiş elimden giden…

Ve anladım ki negatif insan olanaklardan zorluklar, pozitif bir insan ise zorluklardan olanaklar yaratırmış. Ben hep pozitif olmaya çalıştım yaşamda.

Deneyin dostlar. Göreceksiniz ki daha mutlu olacaksınız.

Tığıma ne mi oldu? Ona bir şiir yazdım. Şöyle ki,

TIĞIMA,

……Benim sevgili tığım,

……Sonunda sen de gökyüzüne akan,

……Irmak oldun.

……Dertlerime dayanamayıp,

……Başından vuruldun.

Beni terk edince sen

Daha da yalnız kaldım ben.

“Ölenle ölünmez” derler

Sen de bilirsin.

Öleni gömüp, yaşamı sürdürürsün.

……Sen gittiğinden beri,

……Ne dertlerim bitti,

……Ne yüzüm güldü.

……Bıraktığın gibi her şey

……Daha da şiddetli.

Gümüş kutu alamadım

Koymak için henüz seni.

Ani ölümün,

Parasız günlerimde geldi.

……Şimdi teneke kutuda

……Mışıl mışıl uyurken sen,

……Yeni bir tığ edindim,

……Dertleşmek için ben.

Sen rahat uyu,

Benim ilk göz ağrım.

İnan bana,

Hiçbir tığı senin yerine koyamadım.

……Geççek geççek,

……Bu günlerde geççek.

……Çiçekli günler geldiğinde,

……Umutlarımız, düğün, bayram edecek…

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir