ELMA DERSEM ÇIKMA.

Güngör Kırkaya Deveci

Bin yılların, beş bin yılların az geldiği bir uygarlık beşiği Anadolu köklü bir kültürün kaynaştığı bölünmez bir bütünlüktür.

Anadolu’nun sözlü kültür kaynaklarından biri de efsaneleridir. Bilirsiniz efsaneler kulaktan kulağa anlatılarak günümüze kadar gelmiş sözlü Halk Edebiyatı ürünleridir. Aynı efsanenin her bölgede ayrı biçimde anlatılmasının nedeni de budur.

Konya’dan Kayseri’ye oradan Sivas’a, Amasya’ya, Tokat’ta geçiniz. Olmadı Diyarbakır’a, Van’a, Urfa’ya geliniz. Anadolu’nun hangi köşesine uğrarsanız uğrayınız efsaneleri dinler, kahramanlarından bir iz, bir işaret bulursunuz. Anadolu efsaneleri, Anadolu’nun yüzyıllar önce yazılmış romanı, romanı değilse gönül yazısı, gönülden yana destanıdır.

Bitmez, tükenmez, savruldukça ürün veren bir harmandır Anadolu efsaneleri.

Efsane odur ki insanoğlunun ilk başkaldırısı, belki de isyanı, direnişi bir elma yemeyle başlamıştır. İnsan özgür olmadıktan sonra cennette de olsa bir anlamı olmuyor. Özgürlük aşkı her şeyin üzerinde olmuştur her zaman.

Efsaneyi efsane diye atamayız bir köşeye… Anadolu insanı, Anadolu’nun bereketini, yaşlı bir ananın bakracındaki, Ana sütü gibi ak ayranında simgelemiş, bu anada doğuran ve besleyen Anadolu’yu bulmuştur. Bu yüzden Anadolu’da tarihin ilk günlerinden beri, Ana sevgisiyle, Anadolu sevgisi birbirinden ayrılmaz bir bütündür.

Analarsa sevgilerini, acılarını, öfkelerini, isyanlarını oyalara, dantellere, halıya, kilime, türkülere dökmüşlerdir. Belki de Anadolu’da kız çeyizleri bu yüzden çok önemli, değerli ve anlamlıdır. İlmek ilmek dokunan bu el emeği, göz nuru yapıtlar en güzel sandıklarda özenle saklanmıştır. Her evde bulunan çeyiz sandıkları her zaman evin baş köşesinde yerini almıştır.

             Analar çeyiz sandıklarını güzel koksun diye içerisine gül, yasemin ve elma koyarlarmış. Özellikle de elma. Sandığın kapağı her açıldığında çevreyi buram buram elma kokusu sararmış. Günümüzde bunları göremiyoruz ne yazık ki !..

Elma insan yaşamında hep önemli yer almıştır. Tadıyla, kokusuyla, insan sağlığına olumlu katkısıyla sevilen bir meyvedir. Öyle ki rengarenk elmalar Anadolu topraklarında hak ettiği yeri almıştır.

İşte belki de bundandır. Bir sabah uyanan insanlar, güzel bir sabaha uyandıklarını   düşündüler. Her yer mis gibi elma kokuyordu. Ye beni dercesine… Çocuklar daha fazla dayanamadılar. “Anne elma kokuyor.” diyen çocuk fırladı sokağa. Onların peşinden anne ve babalarda fırladılar. Hepsi elma kokusunun geldiği yeri bulmak için koşuşturuyorlardı.

Oysa bilmiyorlardı ki dağlar yanıyor. Ovalar yanıyor. Ağaçlar, insanlar yanıyordu. Yandıklarını bilmeden. Sokaklar tutuşmuş yanıyordu. Neşenin, mutluluğun, kahkahanın yerini bu kez acı almıştı. Sokakları çığlıklar sardı. Kadınlar, erkekler, çocuklar çığlık çığlığa koşuşturuyorlardı. Halepçe cayır cayır yanıyordu. Su su, çığlıkları yükseliyordu gökyüzünde. Suya ulaşanlarsa bir avuç kül oluverdiler. Suya koştukça büzüşüyordu etleri. Duymuyor, görmüyor su diye çırpınıyorlardı.

Duman yoktu. Alev yoktu. Sivas yanıyor. Maraş yanıyor. Halepçe yanıyor, yanıyordu. Alevsiz,  dumansız… İnsanlık yanıyordu çığlık çığlığa.

Sonra koyu, derin, beter karanlık bir sessizlik… Sadece esen rüzgar ve gökyüzüne savrulan küller. Sokaklar dolusu kül, kül, kül…Küllerle birlikte insanlıkta savruluyordu gökyüzüne doğru…Ne akan nehirler ne esen rüzgar, ne de çağlayan sular söndüremedi bu yangını. Ve temizleyemedi sokakları.

Bir elmanın yenmesiyle başlayan insanlık, bir elma kokusuyla son buluyordu. Bu ne yaman bir çelişkiyi böyle !..Şiirlerde, çeyiz sandıklarında buram buram savrulan elma kokusuna ne oldu? Neleri kirletip atmadık ki bir köşeye? Hep güzellikler yok ediliyor. İnsanlık, kendi sonuna doğru mu koşuyor   

Bir bakıyorsun atomu bile parçalarına ayırıp insanlığın yararına sunanlar. Diğer tarafta atom bombası yapıp insanlığı yok edenler. Sözcükler küçülüp yok oluyor. Neden? Diyebiliyorum sadece. Neden?

Ama bilmiyorlar ki insanlık Anka kuşu gibi küllerinden yeniden yeniden doğuyor, doğacak…

Hani koca çınarlar, fırtınalar, yıldırımlar karşısında korkusuzca boy verip, gölge salıyorsa. Hani bir kasırga silip süpürür de yeryüzünü. Nasıl tohumdaki güce çarpıp kırılırsa. Zulüm bin kez artsa emin olun bin kez artar direncimiz. Tarih boyunca özgür doğmuş, özgür yaşamış, iyiye yardım elini uzatmış, kötüye baş kaldırmış insanlık tutsaklığa asla boyun eğmeyecektir.

Sevgili dostlar, insanoğlu gelecekten bir şeyler beklemek umudu olmasa yaşam, denen şey bir değer kazanır mıydı?  Ne kadar karanlık ne kadar umutsuz bir durumda da olsak gelecekten güzel şeyler beklemek bizlere güç veriyor.

Ben, gelecek bugündür, bugün olmalıdır diyorum. Ne yapacaksak şimdi yapmalıyız. Umutları, düşleri, güzellikleri içinde yaşadığımız süreçte gerçekleştirmeliyiz.

Geleceği kendi ellerimizle yaratamadık mı !.. Hep geçmişte, geçmişin karanlığında sürdürürüz geri kalan ömrümüzü…

             İşte bu nedenle dostlar, Nazım ‘ın yazdığı gibi,  

             Eğer, hak haksızlıktan yüce,

             Sevgi nefretten üstün,

             Aydınlık, karanlıktan güçlüyse,

             ÇARESİ YOK, YOK DOSTLAR BİZ KAZANACAĞIZ,

             KAZANMAK ZORUNDAYIZ…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir