Güngör Kırkaya Deveci
Eğer, hak haksızlıktan yüce,
Sevgi, nefretten üstün,
Aydınlık, karanlıktan güçlüyse,
Çaresi yok dostlar biz kazanacağız.
Demiş koca Nazım. Bizde böyle olsun istiyoruz. Davamızda bu değil mi zaten? Ama olmuyor. Olmuyor bir türlü. Hep güçlüler, güçsüzleri eziyor. Sonra da ezdik geçtik diye büyük bir zevkle çay ve kahvelerini yudumluyorlar. Vicdanları bile sızlamadan.
Bizler bu ülkede yargısız infazlara, faili meçhul ölümlere o kadar çok aşinayız ki !.. Hiç kimse kalkıp da hak, hukuk, adaletten söz etmesin. Hele hele hak, hukuk, adalet arıyoruz diye kilometrelerce yol yürüyenler…
Uzun süredir bir türlü düşündüklerimi yazıya dökemiyorum. Kafam çok karışık. Kendimi yorgun ve üzgün duyumsuyorum. Yıllar içerisinde yaşadıklarım beynimde dönüp duruyor.
Biz yetmiş sekiz kuşağıyız. Dost, düşman tanır bizleri. Bizim kuşağın anıları acılarla dolu olsa da güzeldir. Öyle ki bir sevdaydı yaşamımız. Kavganın ve aşkın iç içe yaşandığı bir sevda. Tüm Anadolu gençlerinin sarmaş dolaş olduğu sevda…
Acılar çektik, horlandık, işkencehanelerden geçtik. Çığlık çığlığa bir yaşamımız oldu. Bunlardan ne gocunduk, ne üzüldük ne de yıldık. Ne bukalemunlar gibi renk değiştirdik. Ne de rüzgar gülü gibi rüzgar nereden eserse oraya döndük. Günebakan bitkisi gibi dimdik yüzümüzü hep güneşe döndük. Gelecek güzel ve güneşli günlere olan inancımız hiç bitmedi, bitmeyecek.
Hiçbir zaman kırılıp, bükülmedik. Hiçbir güç karşısında boyun eğmedik. Her acıyı yaşadık ama asla teslim olmadık. İşte tam da bu yüzden on iki Eylül’ün mağdurları değil muhataplarıydık. Görüyorum ki son zamanlarda bizi eğip bükmeye, teslim almaya çalışanlar var.
Dostlar, ben yıllarca CHP’den belediye başkanlığı yapmış bir babanın kızıyım. Babam bizleri bir gün bile makam arabasına bindirmedi. Yapılan açılış ve etkinliklere bizleri götürmezdi. Hele hele bunlar yemekliyse… Halkımın parasını sizlere yediremem derdi. Bizler onun evlatları olarak iş ahlakının nasıl olması gerektiğini ilk kez ondan öğrendik. Halkın, hakkın ne olduğunu öğrendiğimiz gibi. Aldığın her kuruşun hakkını vermek gibi. Tüm yüce değerleri bize o öğretti. Bizlerde evlatları olarak onunla gurur duyuyoruz. Demem o ki ben siyasetin içine doğdum. Bu camiada nelerin nasıl olduğunu, yapıldığını çok iyi bilirim.
Ayrıca emekli bir Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeniyim. Sözcüklerin, tümcelerin altında yatan anlamları çok iyi okuyabilirim. Kısacası Türkiye Cumhuriyeti’nin sıradan bir vatandaşıyım.
Aslında bu yazıyı yazıp, yazmamak arasında çok gidip geldim. Yazmaktan her vazgeçmemde Sayın Kemal KILIÇDAROĞLU’nun “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” tümcesi kulaklarımı yırtarcasına yankılandı durdu ve yazmaya karar verdim.
Anlatacaklarım uzak bir yerlerde, havası, suyu çok güzel, uygar mı uygar, dağlarında çiçekler açan güzel bir yerde yaşanmış. Yaşanmış yaşanmasına ama bunlar birbirinden ayrı düşünen, ayrı dünya görüşleri olmayanlar arasındaymış. Yani düşman değillermiş.
Benim anlamadığım CHP’Lİ bir belediyenin, belediyeyi sanki AKP’lilerden devralmış gibi davranması. Yıllarca o kuruma ve partisine hizmet etmiş onca saygın insanın hiçe sayılması nasıl bir düşüncenin sonucudur? Bilmiyorum.
Bir anne olarak yüreğime kor ateşler düşüren bir tümce var ki !.. Bunu CHP’Lİ bir başkan vekilinin söylemiş olması beni daha çok kırdı ve üzdü. Daha da önemlisi dehşete düşürdü. Şöyle buyurmuş kendileri;
“O kızı ordan hemen gönderin.”
“Hemen gönderin.” Bunu duyduğumdan beri beynimde haykırıp duruyor. Bu nasıl bir tümcedir böyle? “Hemen!” Bu bir tehdit mi? Anlayamadım. Neyi, nasıl yok ediyorsunuz siz? Bir can, bir insan karşınızdaki daha ötesi var mı? Çocuğu olanlar bu duyguyu çok iyi bilirler. Çocuklarının saçının teline bile zarar gelmesin diye tüm anne, babalar canını verir. Unutmayın ki, “Zulüm ile abad olanlar, sonunda berbat olurlar.”
Hiç karşı tarafı dinlediniz mi? Suçu neymiş? Nasıl, neden olaylar bu noktaya gelmiş? Ne gereği var kapalı kapılar ardında kırın kalemini gitsin. Neymiş haksızlıklara, yanlışlara, zulmedene karşı baş kaldırmış. O halde “Tez başı vurula… ” Öyle mi Başkan vekili? Öyle mi Genel sekreter yardımcısı?
Ama şunu bilin ki,
“Dönen dönsün. Ben dönmezem yolumdan.”
Biliyoruz, doğruları, gerçekleri savunmak bu ülkede hep suç olmuştur. Bu yüzden yıllarca acı çektik. Sürgünlere gönderildik. Mapuslarda yattık. Yine de eğilmedik, eğilmeyeceğiz. Unuttuğunuz, bilmediğiniz şudur ki, biz o acıları, sürgünleri göğsümüzde onur madalyası olarak taşıdık, taşıyoruz. Yine taşırız. Sorun yok. Ama bu dost dediklerimizden, birlikte yol yürüdüklerimizden gelince daha bir acı veriyor.
Pir Sultan Abdal’ın dediği gibi “Ellerin attığı taş değmez bana, ille dostun gülü yaralar beni.” İşte bu yüzden yaralandım, yenik düştük. Yendiniz bizi…
Oysa bilmiyorsunuz biz makam, mevki, koltuk sevdalısı olsaydık bugün bu durumda olmazdık. Türkiye gibi %60, %70 sağcı olan bir ülkede solcu, devrimci olmazdık. Halktan, ezilenden, sömürülenden yana olmazdık. Ceplerimizde mor binliklerle yazlık, kışlık evlerimizde zevk içerisinde yaşardık.
Dağlardaki kurdun, kuşun, kesilen, yanan yok olan ağaçların, soğuktan ve aç susuz ölen çocukların, mazlum halkların acısını taa yüreğimizde duymazdık. Tehditlere, zorbalığa, gözdağına bugüne kadar boyun eğmedik eğmeyeceğiz. Bu böyle biline.
Elin evladı, ele ucuz gelirmiş. İnsanlar hem de aynı görüşte olduğumuz, birlikte yol yürüdüğümüz insanlar ne ara bu kadar acımasız ve çıkarcı oldular? Soruyorum sizlere. İnanın bana şu soldan çektiğim kadar hiçbir şeyden çekmedim. Hastalıklarım bile hep sol tarafımda oluşuyor. En sonunda yüreğimde isyan etti. Önümüzdeki hafta anjiyo yapılacak. Umrumda bile değil.
“O kızı ordan hemen gönderin.” Tümcesinden sonra zaten yüreğim paramparça oldu. Doktorlar ne kadarını toparlayabilir bilmiyorum.
Ben bir ANNEYİM. Yani kadın. Çocuklarım her şeyin üzerindedir. Mobbingleri önlemeye çalışanlar, kadınları topluma kazandırma projesi içerisinde olanlar, kendileri mobbing uyguluyorlar. Bu ne yaman çelişkidir böyle.
Yapmayın. Kendi kitlenizi kırmayın. Bizler bir kişi bile kazanmanın mücadelesini verirken sizler böyle hoyratça davranamazsınız. Bir milletvekilimizin dediği gibi “Testi kırılmış. Artık yapışmaz.” deyip bir köşeye çekilemezsiniz.
Birkaç kişinin koltuk sevdasını, egosunu tatmin etmek için gençleri harcayamazsınız. Harcamamalısınız.
Meydanlarda, televizyon programlarında liyakat diye boğazımızı yırtıyoruz. Peki liyakatı önce kendimizin uygulaması gerekmiyor mu? Nerede liyakat? İlla yalakalık mı yapmamız gerekiyor? Unutmayın ki “Kıyakçılığın sonu ayakçılıktır.” Üstelik birini öldürmek için karar vermiş olsanız bile bunun yolu bu mudur?
Adamın gırtlağını sıkar, zehiri boğazından aşağı boca edersiniz, acılar içerisinde ölür. Ya da zehiri altın kadehe koyar adamın yudum yudum zevk alarak içmesini izlersiniz. Sonuçta o da ölür. Ama ölüme gittiğini bilmeden. Demem o ki, madem o bölümden alacaktınız bunun en doğru yolunu bulamaz mıydınız? Kırıp dökmeden, insanların onuruyla oynamadan …
Her şeyi söylemek mümkün.
Epeyce de yaklaşmışım.
Ama anlatmıyor, susuyorum …
İnanın insanları inciterek onları değiştiremezsiniz. Ayrıca salt amacınıza ulaşmak için vicdanınıza ters bir şey yapacaksanız denemeyin bile. O an ulaşırsınız belki ama uzun vadede kaybedersiniz. Unutmayın gül verenin elinde gül kokusu kalır.
Neyse dostlar,
Varsın yaşam yalakalara şans tanısın,
Ben onuruma fiyat biçmem…
Yaşadığım kadar yaşasam da asla
Tükürülecek eli öpmem.
Demiş Ömer HAYYAM. Vardır bir bildiği.
Uzun sözün kısası,
Bu daha başlangıç. Mücadeleye devam.
Saraylar, saltanatlar çöker…!
Kan susar bir gün,
Zulüm biter.
Menekşeler açar üstümüzde,
Leylaklar da güler.
Bugünlerden geriye,
BİR YARINA GİDENLER KALIR.
BİR DE YARIN İÇİN DİRENENLER…
DİRENENLERE SELAM OLSUN.
SELAM OLSUN.


Şaşırdık mı ?! Hayır….
Tanrılar cehape’ye tırnak vermesin…