EREN…

EREN…

Uzun intikam geceleriydi…

Ben 20,Erdal 17 yaşındaydı…O Mamak’ta ben Şirinyer’de ipe çekilmeyi bekliyorduk…İkimizde aynı ordu’nun savaşçısıydık.,

Esirdik

Yalnızdık hücrelerde…

Yenilmiştik, besbelli…

ve karanlık dadanmıştı

genç tenimize…

Acının ilacı slogan,

Hüznün ilacı türküydü…

Geceleyin yağlı urgan

gölgeleri vuruyordu

boynumuza…

Erdal ki,ince boyunlu orkide,

Bakışında bin aşk acısı

Bin leyla hüznü…

Bir gece ayazda uyandım.

İçimde tarifsiz bir çığlık,

Kapkara acı…ki sormayın

Kömürlerden kara…

Yıkılsın dedim Ankara…

 

Anladım ki Erdal içmiştir baldıranı

Güneşe varmak için

Takmıştır boynuna urganı…

Anladım ki Erdal Eren olmuştur artık

Sırra kadem basmıştır; Rüzgar olsam, yetişemem

Sonra nasıl oldu, vay be; O ince o narin nazenin

gövdeden, yıldızlaşan yumruğuyla

Yedi cihanı titreten

cesur sesini duydum Erdal’ın

Kahramanca son sözlerini…

Soluğu şebboy kokuyordu gecede

Sıktıkça cellat kemendi…

Göğüs kafesindeki kıpkızıl

mangaldan güller dökülüyordu

ben gördüm…yedi iklim, yediveren

Eğilip toprağından öptüm…

Beni asmadılar nasılsa,

bu ayıp bana yeter…

Bu acı

Bu öfke

Bu hüzün hep içimde büyüyecek.

yine de gururla taşırım hala sol göğsümde

bir savaş madalyası gibi…

Taşırım ”yeryüzü aşkın yüzü”

oluncaya dek…

 

Necdet Gökçe

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir