BU SESSİZ BİR DİLEKTİ

Uzun olmayan ÖYKÜ
Yazan: Mehmet Akif-2016
.
…Beni bağışlayın. Yazmak için yoğunlaştığım romana o denli zaman ayırdım ki, dalgınlığıma geldi, sizlere epeydir öykü aktaramadım.Dört yıl önce bitirdiğim fazla uzun olmayan kısa öykü metnini izninizle yayınlıyorum.
…Endişeniz olmasın, hemen bütün hayvanların bizlerden hiç farklı olmayan sevinç ve kederleri vardır. Yani hayvanlarla insanlar arasında söz ettiğim konuda sanıldığı gibi uçurumlar yoktur. Neredeyse tüm canlı yaratıklar (çiçekler, ağaçlar, v.b) benzer basamaklarda gün doldurur. Ya da hemen her varlık, dalgalanmakta olan kainat bayrağının süsünden başka bir şey değildir. Öyle ya hepimiz, evren dediğimiz tekilin yaramaz
çocukların başka neyiz ki?
…Dışımızda duran Doğayı tanımanın, onu oluşturan parçalarla haşır neşir olmaktan geçtiğini ve onların yaşamı ile kendi yaşamımız arasında bir kontak kurmamız gerektiğini düşünerek öyküyü hazırladım. Buyurun okuyalım. Beğenmezseniz peşinen söyleyeyim, göz nurlarınızı edemem iade.
*
…Çoban köpeği avazı çıktığınca havlayıp ve düzenli bir biçimde koştuğunda çayırdaki küçük maviler tombul sabahlara çoktan uyanmış, neredeyse her bir ağaç hamile meyvelerini dallarından büyük bir şehvetle sallandırıyordu. Kopan gürültüyle patates yumrusu şeklinde beller veren koyun sürüsü,
oval denilen geometrik şekilde kümeleşiyordu.
…Sakinleşen sürünün orta yerlerinde duran yaşlıca bir koyun, etrafında biriken diğerlerine (çevreyi de gözleyerek) şunları anlatmaya başladı:
…“Benim annemin annesi yani anneannem o yeri bizzat görmüş. O zaman anlattığında, oranın depderin bir karanlık bir kuyuya benzediğini; Dehşet kötü koktuğunu söylemişti. Gerçi tümünü görememiş. Yanından şöyle çayıra götürülürken bir geçmiş. İçeriden kan kokuları geliyormuş. Ama ne yalan söyleyeyim içerisi karanlık olduğu için fazla da bakamamış.
Ancak içeriden genç kuzuların bağırışlarını hiç unutamadığını söylerdi.”
…Çevresindeki koyunların hemen istinasız hepsi ürperdi.
…Uzun bir iç çekişle meleyen yaşlı koyun sözlerini şöyle sürdürdü: “Kimse gerçeği bilmiyor. Çünkü o kapıdan girenin bir daha çıktığı hiç görülmemiş. Her halde oldukça korkunç bir yer olmalı?”
… “Size bu masalı anlatan büyük anneniz sağ mı hala?” Soruyu soran taze kuzuydu.
… “Bilmiyorum…İnanın hiç bilmiyorum. Onu da alıp götürüleli o kadar uzun zaman oldu ki?”
… “ Demek orası bir mağara içeri giren çıkmıyor.” Dedi bir diğeri.
… “ Sanki, sanki şu an bu öyküyü yazan bay yazarın buna benzer bir mağara öyküsüne; İçine girenlerin geri gelmediği öyküsüne benziyor?” dedi orta yaşlı bir başka koyun.
….Bazı koyunlardan okumadık duymadık anlamına gelen “Mee…” sesi çıktı; Ama oldukça cılız.
…Çoban köpeği yeniden havlamaya başladı. Ama bu havlayışın kendileri için olmadığını sürüdeki tüm koyunlar anlamıştı. Haklıydılar da.
…Çoban ayağa kalkıştığında tüm sürü de başını kaldırdı. Gelen yabancıydı. Sürü sahibi değildi. Öyle olsa çoban köpeği böyle hiddetlenmezdi. Çoban, köpeğine talimat verince, gelen yabancı emin adımlarla çobanın yanına geldi. Nasıl anlatayım şöyle otuz kırk kuzu melemesi kadar konuştular. Sonra da yabancı adam ve çoban oldukça sert adımlar atarak sürünün içine daldılar. Yabancı adam elini önce gözünü kestirdiği koyunların belinde, sonra boyunlarında, daha sonra da karınlarında gezdirmeye başladı. Belli ki kendince semiz olanını arıyordu. Ve nihayet taze kuzuda karar kıldı. Taze kuzu irkildi. Bu alışık olduğu el değildi.
…Yanında getirdiği ipi kuzunun boynuna sardı. İnsan diliyle, “Bunu alıyorum” dedi. Cebinden çıkardığı bazı renkli kağıt parçalarını çobana verdi. Kuzuyu sürüden ayırıp, çayırda iz yapmış yola doğru çekmeye başladı.
…Sürünün bazı cesaretli olanları, aralarından ayrılan kuzunun ardından başlarını belli belirsiz çeviriyor korkak ve anlamsız bakışlarla izliyorlardı. Taze kuzunun gözleri ise oyun arkadaşlarını ve yakınlarını arıyordu. İçi hafiften “Cız” etti.
…Bir ara içinden kızgın fikrin maddesi akar gibi oldu; İç sesi, adamın elindeki ipten bir an önce sıyrılıp kurtulması gerektiğini söylüyordu. Ama o, günlerin üzerine urba olarak giydirdiği sabrı çıkarmaktan vazgeçti:
… “Nasıl olsa günün birinde sürüden ayrılacaktım. Şimdi oldu. Vardır bunda da bir hayır.” Diye düşündü ve iç sesini ciddiye almadı. Direnmedi. Çaresizdi. İp boynundaydı ve kimden medet umabilirdi ki? “Korkunç bir şeyin olması gerekmez ki? Neden ürkeyim? Hem gittiğim yer belki daha bir bakımlıdır? Başka çayıra da gidiyor olabilirim?” diye kendi kendini teselli etti.
…Sakın okuyucu sizin de bildiğiniz gibi, taze kuzunun bu davranışı, hemen her ehlileştirilmiş hayvanın sergilediği boyun eğiştir.
…Taze kuzu ve adam birlikte tepeyi döndüler. Sürünün görüş alanından çıktılar. Artık otlak da yok olmuştu. Ama onu tebessüm ettiren çoban köpeğinin ve kavalın sesini duyuyordu. Bir süre sonrada rüzgar o sesleri de alıp götürdü.
…Geniş bir yolda yabancı adam oldukça seri adımlarla yürüyordu. Zavallı taze kuzu kan ter içinde kalmıştı. Yetişemediği zaman adam onu öyle bir hızlı çekiyordu ki, yerlerde sürünüyor; Sonra da kalkıp ayaklarını açıyordu. Belli ki adamın çok acelesi vardı.
… “Lütfen. Ben çok ama çok yoruldum. Biraz dinlenmek istiyorum. İzin verir misin?” diye yalvardı. BU SESSİZ BİR DİLEKTİ.
…Hava oldukça sıcaktı. Ve inanılmaz da tozluydu.
… “ Ne olur, susadım…Bir yudum su.” BU SESSİZ BİR DİLEKTİ.
…Nihayet evlerin bol olduğu sokaklardan geçmeye başladılar. Burada hiç ama hiç otlak görünmüyordu. “Demek ki beni bol besini olan bir ağıla götürüyor.” Diye düşündü dili bir karış dışarıda.
…Durdular. Karanlığa açılan bir kapının önünde. Tarif edilemez pis bir koku geliyordu kapının aralıklarından.
…Taze kuzu şikayet içeren birkaç “Mee” dedi. Karanlık ve kokudan ürkmüş olmalıydı. Gözlerini yabancı adama çevirip hudutsuz bir korkuyla
“Evime dönmek istiyorum.” Dedi. BU SESSİZ BİR DİLEKTİ.
…Sizlerde çok iyi bilirsiniz ki sayın okurlar, sessiz dilekler asla ama asla ve katla işitilmez.
…Kapı açıldı. Karanlığa yolculuk…
…Yabancı adamımız iş bilir bir ustalıkla taze kuzuyu yere yatırarak, boynundaki ipi arka ayaklarına bağladı. Sonra da boynundaki ipi kesti.
… “Peki peki bak hiç itiraz etmiyorum. Ayrıca boynumdaki ipi çıkardığınız için de size minnettarım” Dedi yorgun ayakları et keserken taze kuzu.
…Yazdığım son kısım saniyeler içinde gerçekleşiyordu ama taze kuzuya oldukça uzun geldi.
…İçerisi boğucu bir şekilde kan ve sakatat kokuyordu. Taze kuzuyu çaresiz ve inme indiren bir korku sarmıştı. Öyle bir korku ki sayın okur, daha önceki bütün sessiz dilekleri unutturan bir korku; Sadece korkunun damıttığı saf bir korku.
…Evet öykünün başında masalımsı olan şey: Dehşet; Geliyordu taze kuzuya.Düşünülmüş hayata, yaşanılmakta olan hayat ile varılabileceğini elbette
taze kuzular da öğrenecekti. Ama sanırım daha bir sürede olsa, duydukları basit yazgılarının sesi, onlara eşlik edecekti.
…Ve kaçınılmaz olan şey geldiğinde; Taze kuzunun gözlerinde ağıtların en ilkeli olan gözyaşı damlaları belirdi.
…Sevgili okur serde az biraz ozanlık var ya, tam da bu nedenle, aşağıdaki mısralarla öyküyü sonlandırmama izin verdiğiniz için teşekkür ediyorum:
.
Sunduk sessiz dileklerimizi;
Nice dilekler ki
toplansa etmez bir incir çekirdeği.
Bunların en ilkeli
en basitiydi:
Yarına ve yaşama
yeleli-yürekler büyütecek
YAŞAMA DİLEĞİ.
Hani
ne oldu hani?
Kurumuş damarlara kan dilendi
de…hani
ne oldu hani?
.
SON
Yazan: Mehmet Akif-2016

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir