Necdet GÖKÇE
“DE Kİ;
ADRESİN UÇURUM OLSUN
BUNDAN BÖYLE CAFER ,
YATAĞIN ATEŞ !
ELLERİN KÜL KALSIN AMA !
KİMSEYE VURAMASIN,
KİMSEYE VURAMASIN…”
12 yaşımın Temmuzu , her zaman olduğu gibi yine çok sıcaktı…
Alaçatı bomboştu..
Okul arkadaşlarım çoktan aileleriyle birlikte tütün tarlalarına dağılmışlardı…
Ben de abim ve enişteme manav çıraklığı yapmaya başlamıştım…
İzmir sosyetesinin ilk sayfiye evleri Paşalimanı yolunda Erdil sitesi adıyla açılmıştı.. Mimarı Orhan Erdil’di… Ben her akşam kapıları dolaşıp, ertesi günün ekmek ve gazete siparişlerini yazıyor ; sabah erkenden de Ilıca Şantiyeden tedarik ederek kapılara bırakıyordum.. Daha sonra da manav siparişlerini alıp mobiletimle dağıtım yapıyordum..
Genellikle, akşam üzerleri işten kaytarıp, sitenin çocuklarıyla top oynuyordum.. ortak sıkıntımız, top sahamızda olmayışıydı.. yoksa, birlikte para katıp Barçın spordan takım forması ve futbol topu bile almıştık..
Bizim manav, sitenin hemen giriş kapısı karşısında,dağ yamacındaydı… Abim ve eniştem, zemini düzeltmiş, ahşaptan güzel bir baraka yapmışlar, üzerine de yeşil branda germişlerdi.
Manavın yan tarafında da bir futbol sahası büyüklüğünde otlarla kaplı bir alan vardı.. Bazı çocuklar ‘orayı temizleyip orada maç yapalım’ fikrini ortaya attılar.. Hemen herkes tarafından kabul gördü..
Sahanın üst tarafı sağlı sollu makilik alandı.. yaz boyu 3 metrelik yılanlarla dolu oluyordu…
Ertesi gün 8- 10 çocuk ellerinde kürek çapa ve tırmıklarla çıkageldiler..
O gün abimle eniştem İzmir sebze haline mal almaya gitmişlerdi sabah karanlığında.. Ben siparişleri tek başıma hazırlıyordum. Bu yüzden , onlara yardım edemeyeceğimi gören çocuklar çaresiz, işe koyuldular..
Son siparişi teslim ettiğimde, yukarıdan çocuk çığlıkları yükselmeye başladı… Dağdan dumanlar yükseliyor, ateş topları yılan gibi dillerini uzatıyordu.. bütün çocuklar ağlayarak siteye doğru koşuyordu !
Manav yanıyor ! Diye çığlık atıp mobiletimi yukarı gazladım… Alevler henüz manava ulaşmamıştı. Manavımızın yan tarafında her zaman dolu olan 2 su varili vardı.. koşup kovayı doldurdum ve yakınımızdaki otların üstüne boca etmeye başladım. Bir kova, onlara bir kova brandalara.. deliler gibi koşturuyordum. Neyseki ateş, bizim manava yönelmekten vazgeçip Şifne ve Paşalimanına doğru yol almıştı.. Bir saat içinde ortalık ana- baba gününe dönmüştü. Askerler, itfaiyeciler, yöredeki kamp ve otellerin arazözleri canla başla yangını söndürmek için çabalıyorlardı.
Bir ara, kocaman bir askeri cemse, gürültüyle bizim manavın önünde durdu. Askerler teker teker o yüksek arabadan atlayıp manavın etrafını sardılar. Ön taraftan inen komutan çok öfkeli bir şekilde bağırdı ” bu manavın sahipleri nerede!!”
Ben de titreyerek,
” bizim burası.. abim ve eniştem işletiyor ” diyebildim..
” neredeler!? ” diye kükreyince, ben de ‘ sabah namazında İzmire mal almaya gittiklerini ” söyledim.. dudağının iki kenarında köpükler birikmişti!
” o zaman burayı sen yaktın!” diyerek tek eliyle boğazımdan tutup yukarıya kaldırdı…iki yanağımda patlayan tokatlardan gözlerim kararmış, ayaklarım yerden kesilmişti.
Sadece, ” ben yapmadım, aşağıda sipariş dağıtıyordum ” diyebildim..
“O zaman kim yaptıysa bir bir söyleyeceksin ” diyerek askerlere ” alın bunu karakola diye emir verdi…
Devamı; yarın…
