ATEŞ (4)

Necdet GÖKÇE

Cemsenin içinde durmadan tekrar ediyordum, ” ben yakmadım, ben sitede siparişleri dağıtıyordum yangın çıktığında” diye… ağlamak istiyordum, ama ağlamak zoruma gidiyordu. Sanki ağlamaya başlasam o komutan her şeyi anlayacaktı…

Ama ağlamadım.

Komutan da (ki adının Cafer başçavuş olduğunu sonradan öğrendim) arabanın içinde sürekli bana söyleniyor, “anarşit bu !  anarşitliği öğreniyor şimdiden.  Orman yakıyor vatan haini!”

Ama ben bunu bülbül gibi öttürürüm karakolda” diye yanındaki şoförle konuşuyordu… Şoför de onu tasdik ediyor “yaparsın komutanım ” diye bağırıyordu.

Bülbül sözcüğü kafama kazınmıştı o gün… Hayatım boyunca bu sözcükten de, bülbülden de hazzetmedim bir daha…

Yanaklarım zonkluyor, gözlerim kararıyor, midem bulanıyordu. Ama çok kararlıyım; arkadaşlarımı ele vermeyecektim.! Bu arada deli gibi de merak ediyordum; yangın nasıl çıkmıştı? Beni hemen nezarethaneye attılar… karanlık, sidik ve rutubet kokulu bir yerdi… Durmadan, yangınla ilgili konuşmalar, telsiz cızırtıları ve emredersiniz komutanım! sesleri duyuyordum…

Yaklaşık 2 saat sonra, babamın sesini duyar gibi oldum… Sonra Doktor Halis Temel, Mimar Orhan Erdil ve o zamanlar İzmir’ in meşhur avukatlarından olan Emin Akyürek amcanın da sesini duyunca benim için geldiklerini anlamıştım…

Avukat Emin Amca ” ben o çocuğun her şeyine kefilim, yıllardır evlerimize girip çıkar… Bir yanlışını görmedik. O kesinlikle böyle bir şey yapmaz” diyordu…

Komutan da cevap olarak ” peki ama, kimin yaktığını da görmüş olamaz mı? Diye soruyordu… Galiba bu ses Cafer başçavuşun değil, başka bir komutanın sesiydi…

Doktor Halis Amca da” yok canım, mümkün değil… Çünkü yangın var diye sesler yükseldiğinde bu çocuk, benim hanımın siparişlerini teslim ediyormuş. Birlikte bakmışlar yukarıda yükselen dumana… ” diye cevap verdi sakin sesli komutana…

Nezarethanenin kapısını açıp beni dışarı çıkardı bir asker… beni komutanın odasına götürdüler..

Masa başında başka bir komutan oturuyor, Cafer başçavuş da yanında ayakta hazırolda dikilip duruyordu. Babam ve diğer amcalar da sandalyelerde oturmuşlardı. 

Babam yerinden kalkıp sarıldı bana… Herkes merhaba Evlat ” diye seslendi bana… başımla selamladım hepsini. Cafer komutan kaşlarını kaldırmış, beni süzüyordu.  Ama ondan tokat yediğimi de kimseye söylemedim…

Orhan Amca karakolun ihtiyaçlarını giderme sözü vererek hiç bir işlem yaptırmadı… Avukat Emin Amca da kefil olmuştu bana… Yangın sebebi olarak, cam kırıklarının aşırı ısınması sonucu”  diye geçirildi tutanaklara…

Ertesi gün, yangının nasıl çıktığını öğrendim… Sitenin en fırlama 2 çocuğu olan Cüneyt ve Erdi’nin fikriymiş bu… ” otları yolmak çok zor, bize yetecek kadar yeri yakalım… sonra da küreklerle vurup ateşi söndürürüz ” demiş, çakmışlar kibriti!

 

Ama ateş, temmuz sıcağında kupkuru otları görünce…

Neyse ki, yangın Şifne ve Paşalimanındaki ormanlık alana yetişmeden söndürülmüştü… Komutan, babamlara” 10 km karelik bir alan yandı” demişti…

İzleyen günlerde, sitedeki bütün anneler beni bir kahraman gibi karşıladılar… Bazıları , benim tokat yediğimi görmüş, ama buna rağmen çocuklarının adını vermemiş olmamı minnet ve hayranlıkla takdir etmişlerdi… Çocukların babaları aralarında para toplayıp benim adıma babama veresi olmuşlar. Ama abim ve babam kesin bir dille reddetmiş, ” o çok gururlu bir çocuktur, asla kabul etmez” demişler…

Sonunda evlere sipariş götürdüğümde, anneler bana paket paket hediyeler veriyorlardı… Eşofmanlar, kest’ler, tişörtler… Hayatımın en çok ödülünü o yaz aldım diyebilirim…

Bir sabah, sipariş ettiği Yeniasır ve Tercüman gazetelerini kendisine uzatırken, Avukat Emin Amca bana şöyle bir soru sordu

” Büyüyünce ne olacaksın kahraman çocuk? “

Ben de göğsümü ileri çıkarıp diklenerek ” Devgenç olucam!” dedim…

Emin Amca önce bir kahkaha attı, sonra da şu veciz sözü söyledi bana;

“Aferin…! Gençliğinde solcu olmayan, olgun yaşa geldiğinde iyi bir kapitalist olamaz!”

Ama ben ciddiydim!

Dev genç olacak, Cafer başçavuştan o tokatların hesabını soracaktım!

Düşlerimde bazen Malkoçoğlu, bazen Çirkin Kral Yılmaz Güney oluyordum… (ama nedense hep bir kürklü parka oluyordu üstümde! )

Ve hayret bir şey!

Cafer komutan da bazen Erol Taş, bazen de Bilal İnci oluyordu…

Ayaklarıma kapanıp, ” ben ettim, sen etme Devgenç!

Kıyma bu canıma ” diyordu…

Fonda hep bir yangın, dağlarda ateşler tütüyordu!

Ateşler içinde uyanıyordum…

Büyümek ne uzun,

Ne zor bir şeydi…

Eylül- Şubat. Buca

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir